19 Aralık 2012 Çarşamba
There's not a second goes by when I'm not thinking of you in some way. I want to see your face, feel your hands in mine, feel you against me. But I know that will never be, you left me and I can't get you back. I move like I imagine the damned do, cursed. And I feel like it's only a matter of time. I don't know why I'm writing this, I don't know what can come of it. I know I can't get you back.
I don't know why this has happened to us. I feel like it's me, bad luck, poison. And I've stopped doing this world any real good.
Once more into the fray. Into the last good fight I'll ever know.
Live and die on this day. Live and die on this day.
16 Aralık 2012 Pazar
Her şey bitebiliyor. Biten şeyler hep acıtıyor. Neden bitiyorlar ? Neden bitmek zorunda kalıyorlar ? Neden insanın gücü bazı şeylere yetmiyor ? O yetmediği şeyler niye en çok yıkan oluyor ?
Anlaşılan tekrardan çukura dönüyorum. Yine bir savaş hatırası, yine ruhuma işlenen bir acı.
Sigarası olan varsa yaksın benim yerime...
Yine dönüyorum ...
Sanırım ait olduğum yer orası.
Karanlık.
Sessiz.
Yalnız.
Bir daha çıkmamak üzere dönüyorumdur umarım. Bir daha çıkacak enerjim de kalmadı zaten.
Son kez aranızdaydım. Umarım güzel bir şov sunmuşumdur.
Ben tekrar dönüyorum çukuruma. Ait olduğum tek noktaya.
Sigarası olan varsa yaksın, çünkü ben ilk iş yakıcam bir tane.
Eee akciğerlerim özlemiştir.
Karaciğere gelince...
Sana en büyük ziyafet var dostum...
İç içebildiğin kadar.
Çukurda bize huzur var.
Karanlık sarsın yine etrafımı. Batman olayım kendi gotham'ımda.
Bu şehirden de kovulduk. Halbuki kahramanları niye kovuyorlar ?
Bir yaverim olsa ya da Robin'im iyi olurdu. Hoş how i met your mother gibi bir robin tecrübesi var zaten ama boşver gerek yok robin'e.
Gülümsemem için de bir sebep kalmadı artık. Alışın bana yine.
Merhaba ...
Ben geldim.
Tanıştırayım. Karanlık ve Ben. Jack ve Lm.
Merhaba çukur. Yine ben...
Anlaşılan tekrardan çukura dönüyorum. Yine bir savaş hatırası, yine ruhuma işlenen bir acı.
Sigarası olan varsa yaksın benim yerime...
Yine dönüyorum ...
Sanırım ait olduğum yer orası.
Karanlık.
Sessiz.
Yalnız.
Bir daha çıkmamak üzere dönüyorumdur umarım. Bir daha çıkacak enerjim de kalmadı zaten.
Son kez aranızdaydım. Umarım güzel bir şov sunmuşumdur.
Ben tekrar dönüyorum çukuruma. Ait olduğum tek noktaya.
Sigarası olan varsa yaksın, çünkü ben ilk iş yakıcam bir tane.
Eee akciğerlerim özlemiştir.
Karaciğere gelince...
Sana en büyük ziyafet var dostum...
İç içebildiğin kadar.
Çukurda bize huzur var.
Karanlık sarsın yine etrafımı. Batman olayım kendi gotham'ımda.
Bu şehirden de kovulduk. Halbuki kahramanları niye kovuyorlar ?
Bir yaverim olsa ya da Robin'im iyi olurdu. Hoş how i met your mother gibi bir robin tecrübesi var zaten ama boşver gerek yok robin'e.
Gülümsemem için de bir sebep kalmadı artık. Alışın bana yine.
Merhaba ...
Ben geldim.
Tanıştırayım. Karanlık ve Ben. Jack ve Lm.
Merhaba çukur. Yine ben...
15 Aralık 2012 Cumartesi
Kederlendim ben yine
Ben kederlenmeyi çok seven hatta alışkanlık haline getirmiş bir canlıyım. Hayatımda çok sorun olmadığı anda bile kederlenirim, başkalarının acılarını abzörve eder onlarla üzülür, bunların hiç biri olmuyorsa bir şekilde bir şey hatırlar ve keder tutarım. Yosun tutmak gibi bişey işte kurcalamayın orasını.
"Bencil değilimdir" derim hep, aslında baya bencil olduğumu görürüm hayatında içindeki eylemlerde. "Şükrederim" derim, aslında etmediğimi görürüm. Bunun gibi benzeri şeyleri söylerim ama sonrasında tam tersi istikamette olduğumu görürüm. Klasik bir insanım işte, hataları, kusurları olan, bir insan.
Bu blog her ne kadar kireç tutmaya başlasa da yine de son günlerde aklıma daha çok gelmeye başladı. Sanırım yaşayacağım düşünceleri olayları hisseder olmuş. Bugün ben depresiftim. Hava kötüydü zaten, dışarıya da çıkmamıştım yine. Yalnızlığı çok sevmeye devam edip, kendimi yine pc nin başına atarak başladım yeni güne. Aslında ne zaman gün bitiyor ne zaman başlıyor ya da ben bunun neresinde aktif moda geçiyorum bilmiyorum uzun zamandır. Ehh çok da koymuyor zaten. Her neyse, yine pc nin başındayken ve kendimi üzgün olduğuma inandırırken bir haber aldım...
Haberleri sevmem ben, tv de olunca gerilim yüklü oluyorlar, telefondan gelince can sıkıyorlar, yüz yüze söylenince de moral bozuyorlar. Facebook'tan gelince ne oluyor kısmını bugün gördüm işte, özet olarak bir arkadaşım bana üniversiteden bir arkadaşımın babasının vefat ettiğini söyledi. O anda bir duraksadım, bir evlat babasını kaybetmişti. Bencilim işte, önce aklıma babam geldi, aramızdaki tartışmalar, gerginlikler vb ...
Hatalı olduğumu hissettim, ne olduysa oldu ama hatalıyım dedim. Sonra annem geldi sonra ablam, sonra da sevdiğim ve sevdiklerim ...Bugün ben olabilirdim o arkadaşımın yerinde, benim canım kopabilirdi ... Ne yapacağımı bilemez oldum. Sonra gün ilerledi, kimilerinin paydos saati geldi, kimileri ise yeni başladı. Ben ise olduğum yerden yine devam ettim rutin hayatıma. Ve sonra ...
Yine eskilerden biri geldi, durduk yere, davet edilmeden geldi işte. Bir hastalık haberi daha aldım... Duygusal yapım zaten belli bir sallantıdayken, bu haber gerçekten acıttı. Sevdiğim biriydi çünkü, çaresizdi belliydi. Anlattı bişeyler daha kötü oldum, hastalığını araştırdım, google da vikipedia da surf üstüne surf yaptım ve sonra aklıma bugünkü müzik geldi. "What must be done" ... O epik sahne ve Brad Pitt'in ölümünü bekleyişi.
Saatlerce konuştum onunla, nasihat verdim, maddeler yaptık beraber, sanki bir komutanmışım da askerimle beraber sahada son kurşunumuz kalmış ve ona gülümsemesini istermiş gibi hissettim. Beraber gülümsedik. Konuştuk rahatladık. Ben onun acısını aldım paylaştım işte iyi oldu güzel oldu. Savaşıcak artık bunun sözünü de verdi. Bana bu yetti.
Once more into the fray
Into the last good fight I’ll ever know
Live and die on this day
Live and die on this day
Gün yine bitti sanırım. Bilmiyorum ya da yeni başlıyor. Kafamda o kadar çok şey var ki, yazamadım bile çoğunu. Bir sigara iyi giderdi, bir kadeh viskiyle. Kimi kandırıyorum ... 1 paket sigara ve 1 şişe viski gerek bu bünyeye. Tıpkı kısa bir zaman öncesi gibi. Dejenerasyon sürecim devam etmekte, maalesef ne sigara içiyorum artık ne de alkol. Bu da canımı sıkmıyor değil. Her neyse olan olmuş artık.
Ben ne anlattım size bilmiyorum. Ne anlamanız ve çıkarmanız gerektiğini de bilmiyorum. Ama biraz akıl varsa ya da kırıntısı kaldıysa ... Hayata sarılın. Hayata inat yaşayın. Sevdiklerinizin kıymetini bilin. Kimseyi kırmayın üzmeyin. Ailenizle küs kalmayın. Kusur etmeyin kimseye. Bugün onların son günü olabilir. Bugün sizin son gününüz olabilir. Bunu unutmayın. İyi biri olun anlıcağınız. Bahane üretmeyin hayat zor, stresim var, işte hayat beni buna zorladı. Yapmayın kendinizi kandırmayın. Elinizdeki tek şey olan zamanı iyi kullanın.
Bugün de vakit geldi. Benim gitmem gerekiyor...
Son sözler olsun. Gelin kolay yolu değil de zor yolu seçin, onurunuzla, cesaretinizle yaşayın. İyi bir insan olun. Kendiniz için yapın bunu da.
Not: Şarkıya replay tuşu koymuş gibi hareket ederseniz yazdıklarım biraz da olsa hissiyat kazanabilir.
30 Kasım 2012 Cuma
Yok size başlık maşlık.
Bugün erken uyuyayım dedim başıma gelmeyenler kalmadı. Pek de şaşırmadım zaten olanlara. Olanları hayal etmiş miydim ? Sanmıyorum. Hmm halbuki ben her şeyi düşünürdüm. Hmm, bir şeyler yanlış gitmiş olmalı. Hmm. ilginç, zaten çoğu zaman bir şeyler yanlış gidiyor. Nereye gidiyorlar ? Hiç bakmadım. Hani şu halının altına süpürdüğümüz çer çöp misali sanırım. Bir yere gidiyorlar. Ama yanlış gidiyorlar orası fix.
Her neyse işte bir şeyler yine yanlış gitti, kendimi yine klavyenin başında buldum sonrasında da işte buraya geldim yine. Niye hep "yine" oluyor, niye bu kadar çok tekrar var anlamıyorum. Dejavu ya inanmıyoruz ama hep yine diyoruz. Hmm, ilginciz.
Her neyse işte buraya geldim de çok farklı geldim, kısa bir zaman önce nasıl gelirdim, şimdi nasıl. Çok değiştim ben çoookk. Daha doğrusu değişicektim ben de değiştirmediler, tam değişmeye karar vermişken yine biri çekti kenara, o yüzden çok değiştim ben. İronik işte, zaten hayatın kendisi öyle değil mi ? Bu soru işaretlerinin hepsine cevap bekliyorum şaka maka.
Her neyse ben yine buraya geldim, farklı da geldim ama sonuçta geldim. Buraya bakınca kendime gülüyorum. İnsanın hayal kurması ne kadar kolay başarabilmesi ise ne kadar zormuş diye. Güya bu blog bir çok film eleştrisine sahip olucaktı. Günün filmi olucaktı. İşte ne bileyim böyle güzel hoş şeyler olcaktı. Müzik olcaktı. Valla sanırım bencilliğim tuttu paylaşmak istemedim ya da kimse iplemedi o da bana çok koymuş olabildi ben sonuç olarak hayalimi gerçekleştirmedim. İşte yaradığı tek halt arada sırada buraya bişey yazıyorum hep de saat 05:00-06:00 sularında yazıyorum ki kimse görmesin diye.
Sonra bunları siz okurken bu çocuk niye uyumuyor diyor musunuz bilmiyorum. Yatağımın altında canavar falan yok, böyle sürekli açılıp kapılan tarzda götlük yapan bir dolabım da yok. Üst ya da alt komşum da yok. Müstakil bir evim yok bahçemde yok yani. Şartlar müsait, ılık süt bile var ama ben yine de uyumuyorum. Ben siktir ettim bu olayı siz de en iyisi siktir edin der topu "Pardon" un en güzel sahnelerinden birine atarım. Hee iyi hatırladım bir ara askerlik şubesine gitmem lazım acaba benim de dosyalar şube taşınırken arazi olmuş mudur. Hmm ona bir bakmak lazım.
Her neyse ben yine buraya farklı ve hayalimi gerçekleştiremediğimi bilerek geldim. Valla yazının bir temel mesajı yok, buraya kadar boşuna okudunuz devamını okumayın bari öyle bir şey bekliyorsanız. Eğer bir mesaj yakalamışsanız kesinlikle sublimal mesajdır ama merak etmeyin masonlukla bağlantım yok. Beni kendi aralarına almış olsalar buraya yazmam büyük ihtimal bir deniz kenarında viskimi yudumlar olurdum. Çok güzel oluyor tavsiye ederim.
Her neyse ben yine buraya farklı, hayalini gerçekleştiremediğini bilerek ve mason olmadığını belirterek geldim. Böyle geldim gidiyorum işte, varsa yolda eşlik ederim ama yol arkadaşlığı yapmam söyliyim ona göre.
Şimdi siz her gün hayatınızı değiştirebilecek fırsatları buluyor ve değerlendirmiyorsunuz. Korkularınıza yenik düşüp adımlar atamıyorsunuz. Hayallerinizi kovalamayacak değil, hayallerinizi başaramayacak kadar tembel takılıyorsunuz. Sonrada diyorsunuz hayat beni yordu. Abi ne yaptın da yoruldun anlamadım ben seni. Ne yapamadın da vazgeçtin onu da anlamadım. Aranızda kansere çare falan için uğraşan yok sanırım. Ben uğraşmıyorum yani buradan bir varsayım çıkardım sadece. Şimdi siz her gün halinize dert yanıyorsunuz. Uğraşmıyorsunuz. Emek harcamıyorsunuz. 2 gün yorulunca vazgeçiyorsunuz. Sonra da ilahi adaletten yardım bekliyorsunuz. Hmm. Sonra da batıl inançlara laf atıyorsunuz. Haha iyiymiş valla. Kendinize acımayı bırakın, yoruldum demeyi de bırakın, hayata insanlara çevreye sövmeyi de bırakın. Kusura bakmayın ama çoğu şey sizin elinizde. Kolayınıza geliyor sıkıyorsunuz sağa sola, yok devlet böyle, yok bugün hava soğuk , yok erkekler böyle yok kadınlar böyle, yok ugg giymiş, yok çanak patlamış, bişeyler olmuş.
Bahane çok icraat çok. İngilizce de "quit bitching" diye bir tabir var. Heh aynı olay işte bu, latince, quitus bitchinus oluyor, hani prospektüs okumayı severiz ya onun için söyledim bakın araştırın bu terimi. Abi quitinus bitchinus lütfen. Her sövdüğünüz durum için, intizar ettiğiniz, ağladığınız, sinirlendiğiniz, bla bla falan ama bir şey yapmadığınız şey için bir adım atsaydınız şu anda emin olun daha ileride olurdunuz. Bak senaryo belli, hayat acımasız, hayat şerefsiz, erkekler böyle, kadınlar şöyle, havalar soğuk, havalar sıcak, aykut kocaman takımı geriye çeker, fatih terim küfreder, querasma niye gider, falan hani her şey belli bir şablon, tüm soruları bilip de cevabı bulmamaya benzer sizin işiniz.
Her neyse ben yine buraya farklı, hayalini gerçekleştiremediğini bilerek, mason olmadığını belirterek ve yine bir mesaj verip ironiye düşmüş şekilde geldim.
Ben söyleyeceğimi söyledim, zaten bunların çoğunu da kendime söyledim öyle büyük bir okuyucu kitlem yok biliyorum. Maksat burayı faydama gelecek şekilde kullanmak. Öyle böyle işte.
Her neyse uzatmıcam lafı bu sefer.
Hadi size bir tane de soundtrack yapıştırayım bari müzik hoşunuza gider eli boş dönmemiş olursunuz.
20 Kasım 2012 Salı
Ben başlık bulamıyorum ya :/
Babam ile çocukken aram daha iyiydi. Bunun sebebini kimi zaman tatlı bir velet olmama kimi zaman ise türk oto sanayisinin özellikle tofaş'ta bütünleşen aylık oto-sanayi ziyareti kuralına bağladım. Her gün giderdik nerdeyse, özellikle yaz tatillerinde oto-sanayi benim için bir eğlenceydi. Yüzlerce araba, bir aksiyon, bir kalabalıklık ve herkes de telaş. Kimi zaman ağır küfürler kimi zaman ise gökyüzüne yükselen kahkalar. Sürekli gittiğimiz bir motorcu vardı. Eski aracımız da sürekli arıza yapar yapmasa bile bize feyk atıp öyleymiş gibi gösterirdi. O dükkanda "arap" dedikleri bir kalfa-çırak ortası benim yaşıtımda bir çocuk vardı. "Arap" yıllar boyunca benim için uyarı niteliği taşıdı. "Okumazsan seni arap gibi sanayiye veririz, Bak arap'a sen de böyle olma, çalış ve oku." Bu tarz uyarılar ve ultimatomlar sayesinde serserilik yapmadan ortaokulu da bitirdim. Arabayı sattık, babamla aram bozuldu ve ben arap'ı tekrar görmedim. Naptı o gözü yüzü toz içindeki çocuk bilemedim. Taa ki geçen gün babamın arkadaşlarıyla konuşurken. Bizim arap, memleketine, Erzurum'a dönmüş. Renault genel servisi'nde önce mekaniker olarak başlamış sonra da genel mekanik sorumlusu olmuş. İşi geliştirmiş bir de galeri açmış. Arada İnegöl'e gelir, o motor dükkanındaki ustasını hal-hatır edermiş.
Şimdi ben bu hikayeyi niye anlattım ? Gerçekten iyi bir cevabım yok ama siz yine de "aman siktir et, facebook'ta ne var acaba" moduna geçmeyin, biticek birazdan zaten sorun yok. Her neyse, şimdi olay şu. Öncelikle gerçekten ama gerçekten kimseyi kendinizden daha şanssız ya da şanslı görmeyin. Hayatta elde edebileceğiniz başarılar nerede ve hangi şartta olursanız sizin elinizde. İster okul okuyun isterse kuytu bir oto dükkanında kalfalık yapın. Eğer gökyüzüne doğru baktığınızda hayal kurabiliyorsanız etrafınızdaki dört duvarın ne olduğunun önemi yoktur.
Yeni bir gün başlamak üzere ve her şey sizin için tekrardan başlıyor. Atacağınız her adım sizin elinizde, ne kadar şansınız yaver gitmese de, kader ve hayat ne kadar kalleşlik peşinde de koşsa. bugünü iyi bir gün yapmak sizin elinizde. Savaşı kazandığınız sürece kimse muharebeleri hatırlamaz.
Değer verdiğiniz her şeye sımsıkı sarılarak, bugün biraz daha çabalayarak. Bugünü daha iyi bir gün haline getirin.
Ve bir gece bugünleri hatırladığınız da gülümseyebilin. Keşkeleriniz olmadan ...
26 Ekim 2012 Cuma
Açık bırakma sonra bir tarafın tutulur
Yazamamak ...
Hatırlayamamak ...
Dokunamamak ...
Düşünememek ...
Anlayamamak ...
(Sigara molası)
Hissedememek ...
Yetişememek ...
Yapamamak ...
Başaramamak ...
Sevinememek ...
(Sigara molası)
Hayatta mamak/memek ile biten bir sürü şey var ... Buna extra olarak da ma/me eklerini koyan insanlar da var. İnsanlar ... Pff ... Bazen gerçekten anlayamıyorum onları ... Bakın ben bile "mamak"lı bir cümle sonuna doğru gidiyorum.
(Sönsün artık şu sigara demi)
Yeni bir gün doğarken, yeni bir şans elde ettiğini unutmadan, müziğin sesini biraz daha açaraktan ... Çık bir bakalım balkona ya da pencereye, şöyle güzelce bir gecenin son dakikalarını dinle. İyi gelecek söz veriyorum. Ha tabii bunu yaparken başlığı da unutma.
İyi gelmezse ? O zaman yanıma gel "İyi gelmedi" de ;)
(Son dal kalmış, tekelci kaçta açılır yahu ?)
16 Ekim 2012 Salı
Ayakkabı ile girmeyin lütfen.
Herkesin kendince bir mabedi vardır. Her şeyden uzaklaşabildiği, tüm dertlerini ve sorunlarını, sessizce değil de içinden geldiği gibi hıçkırarak ağlayabildiği ya da saatlerce kahkalarca gülebildiği, hayaller içinde yüzüp, geçmişinin gölgesinden kurtulamadığı bir yerdir orası. Saydığım ve unuttuğum her şeye yer vardır. "Neden" ve "Bence" kelimelerine yer yoktur. Orası sadece o kişiye ait bir yerdir.
Gizlidir, saklıdır, tenhadır, göz önündedir, loştur, aydınlıktır, canlıdır, karanlıktır ... Dekorasyon ve dizayn andan ana değişebilir o yüzden stabil bir yer değildir tabii. Kimi zaman yakındadır kimi zaman uzakta. Öyle garip bir yerdir işte.
Çok da iyi korunur, güvenlik önlemleri çok yüksektir. Herkes içeriye alınmaz yani öyle, hatta "ayakkabı ile girmeyin lütfen" diye tabela koymayı bile düşünür mabedin sahibi. Gün gelir o mabede başkasını da sokar, izin verir ve paylaşmak ister. Bu bilinmeyen misafir bir anda oraya yerleşir, merkez olmaya başlar. Mabedin kuralları değişir, önemi azalır ya da artar. Dedim ya mabed değişkendir işte.
Mabedin sahibi mutludur, her şeyde uzaklaştığı yere, bir kişi sokmuş onunla hayaller kurmaya başlar. Ayakkabı kuralı o misafir için geçerli olmamaya başlar hatta. Çünkü o kişi mabed kadar önemli hatta ondan da önemlidir.
Yıllar, aylar, haftalar, günler ... Geçer durur ya da geçmez durmaz, düşmez de kalkmaz bilemiyorum.
Senaryo 2'ye ayrılıyor. Birisi yönetmenin özel finali, diğeri ise izleyenler ile paylaşılan final. Mabedinizin finali sizin elinizde, kimisinin ki iyi, kimisinin ki kötü bitiyor. Benden size tavsiye, mabed dediğiniz yerin ya da şeyin kıymetini sizden daha iyi kimse anlayamaz. O mabed sadece özel olmalıdır, çünkü adı bunu gerektirir. Hayat bilinmezlikler ile dolu, ne zaman yalnız olup olmayacağımıza dair bir bilgimiz yok. İyisi mi siz o yüzden "Ayakkabı ile girmeyin lütfen." tabelasını asın ve hiç indirmeyin mabedinizin üstünden, nolur nolmaz, bıraktığınız gibi kalsın, ha bir de lütfen yedek anahtar yaptırmayın ;)
Paylaşmayın diye demiyorum ha, sevmeyin falan da diye değil. Kesinlikle öyle bir iddiam yok. Ben sadece insanların herkesten uzak bir kaçış noktası olması gerektiğine inanıyorum. Onu da korumaları gerektiğine de tabii.
İşte o yüzden, mabedlerimizi koruyalım, korumayanları uyaralım. Esen kalın efendim...
12 Eylül 2012 Çarşamba
İşin ucunda ...
Zar zor atabildim kendimi evin içerisine. Nasıl da terlemişim şaka maka, niye yorulduysam ? Allah Allah, ilginç ya. Bu aralar nedense yoruyor buralar beni, geriyor etrafımdaki şeyler. Sanırım... Sanırım sebebini biliyorum...
Çünkü yapamıyorum onu anladım.Yani sizler gibi olamadığımı farkettim, alışamadım gitti işte. Belki de tam tersi, siz bana alışamadınız. Çoğu şeye de yabancı kaldığımı farkettim. Yapamıyorum yani olmuyor. Unutmuşuz işte eskisi gibi olamıyor.
Hani derler ya "bizden geçmiş", aynen öyle benden geçmiş buralar, ben buraları, buradakileri unutmuşum. Napacağımı şaşırır olmuşum artık.
Ben sizlerle yapamıyor olmuşum.
Hayat çok karmakarışık burada, insanlar çok bilinmeyenlerle dolu. Hayatım basitti daha önce, ben ona alışmışım. Uğraşamıyorum artık insanlarla, orada ... Orada ise farklıydı yani ne bileyim, daha kolaydı her şey.
Bugün anladım ben yapamıyorum, olmuyor. Düşünüyordum da uzun zamandır, burada yeni bir başlangıç yapabilmenin umuduyla, yeni adımlar atarak, yeni şeyler hissederek yaşamanın hayalleri geçiyordu aklımda. Ama bugün anladım ben çok geride kalmışım.
"Bu iş için çok yaşlıyım." Aynen öyle, ben bu işler için çok yaşlıyım.
Buralar bana göre değil, bu işler de aynı zamanda, en güzel yol buralardan gitmek de tıpkı geçen sefer yaptığım gibi, sırt çantam yeter bana.
Bir paket sigara, bir şişe viski ve sonsuza kadar jazz, blues, indie... Kulağa çok hoş geliyor.
Bir zamanlar oradaydım, tekrar oraya gitmenin vakti geldi. Sadece biraz beklemem gerekiyor. Beklerim de ... Sonuçta işin ucunda bu muhteşem üçlü var ve tabii ki, buralardan yine gitmek var...
10 Eylül 2012 Pazartesi
Hayat denilen test
Öyle bir an geliyor ki bazen, insan şüphe ediyor her şeyden. Yaptıklarının sonucundan ... Neden yapıyorum diye soruyor kendisine ve alacağı cevapta korkuyor, daha doğrusu alamayacağı...
Hayatı hayat yapan da bu sanırım. Hiç bir zaman bir şeyden emin olamamak, her zaman olasılıkları hesaplayarak vakit geçirmek. Verdiğin emek, fedakarlık ... Sarfettiğin hırs ... Tükettiğin güç ... Yeterli olmayabiliyor.
Bir de insanların parmaklarını sana doğrultup, yapamazsın, beceremezsin, ne kadar uğraşırsan uğraş demeleri ... Evet onlar da tuz-biber oluyor sanırım.
Belki de değişmeyecek şey değişimin kendisi ile beraber insanların bizlere neyi yapıp yapamayacağımızı söyleyecek olmalarıdır. Her zaman öyle birisi varolucaktır hayatımızda. Peki ne yapmalıyız ? Onu dinlemeli mi ? Ya da kulak asmamalı mı ? Kulak asmasan da nereye kadar dediğini duyuyorum, haklısınız. Bir nokta geliyor ki insan dayanamıyor, bırakmak istiyor sürdürdüğü savaşı.
Verdiğimiz savaşların bizden hep bir şeyler alıp götürdüğünü farketmemek neredeyse imkansız.
Pes etme demek de olmuyor. Yere düşmenin tek sebebi ayağa kalkabilmektir demek de çare olmuyor.
İnsanların umutlarını kim aldı götürdü ? Kim bu kadar hayattan kopardı insanları ? Çünkü bana göre hayat demek yani yaşamak, mücadele etmek demek. Mücadeleyi bırakmamak demek... Mücadele biterse hayat da bitmiş değil midir zaten ? Bir şeylerin peşinde koşmadıktan sonra, inanmadıktan sonra, önümüzdeki tüm engellere rağmen her gün o engelin arkasındaki şeyin hayaliyle yaşamadıktan sonra ...
Ne kadar yaşamış olabilir ki bir insan ?
Hayatın toz pembe olmadığını, her istediğimizin olmadığını, karşılıksız aşkların, adaletsiz insanların, vefasız dostların, doğuştan gelen sakatlıkların ve benzeri şeylerin varlığıyla çevrili bir hayat ... Bir parkura benziyor sanki.
Çoğu zaman da bunu geç anlıyoruz. Elimizdeki her şey gittikten sonra pişman oluyoruz, mücadele etmediğimiz için.
Mücadele etmekten vazgeçemeyenlerden olmanız dileğiyle ...
3 Eylül 2012 Pazartesi
Bir şehir, bir adam, birçok hikaye ...
Karşımda ünlü Tuna Nehri, hani Osmanlı Tarihi'nde sıkça duyduğumuz o meşhur nehir. Sessiz bir şehir var karşımda, bugün nedense tenha ortalık, saat de çok geç değil ha. Ama nedense bugün şehir sessiz ve sakin. Belki de benim yüzümden. Bugün içinde bulunduğum düşünceler yordu belki de güzelim Buda'yı ve Peşt'i. Tramvay da geçmedi 10 dakikadır, bir sigara daha mı yakmalı acaba ? Parlamento'nun ışıkları da çok çaldı gözümü, biraz daha izlemeli şu güzelim şehri.
Kusura bakma Budapeşte, bugün çok yordum seni. Çok düşündüm, çok hatırladım, çok unuttum sokaklarından geçerken, seni yağmura tuttum hatta belki de o yüzden yağmur yağmadı bugün, ihtiyaç duymadın ? "Nerden geldim buraya ? Niye tek değilim ? Niye tekmiş gibi hissediyorum ? Param da bitti biliyor musun bakalım nolucak acaba. Niye olmuyor ? Hazır buradayız, dünyanın belki de en güzel şehrinde olmayacaksa nerde olucak? Yol boyu konuşmadı nerdeyse" Her neyse ben bir sigara daha yakıyorum. Umarım o güzelim sarı sarı tramvayın hemen gelmez de sigaram heba olmaz. Ah az daha unutuyordum. " Hazırım, gidebiliriz."
31 Ağustos 2012 Cuma
İyi geceler ... Günaydın ...
İyi geceler olsun birazdan uyuyacaklara, uyanmak üzere olanlara da günaydınlar... Uzun zaman oldu buraya yazmayalı, şarkı paylaşmayalı kısacası bir şeyler eklemeyeli...
Bilmem belki de birikmesini bekledim bir şeylerin. Kafanı dağıtmak ile toparlamak arasındaki ince çizgide gidip gelen bir hayatta bir şeyleri beklemekten de başka çare kalmıyor bazen. Meşguliyetlerin, dertlerin, tasaların, yükümlülüklerin, hayallerin, korkuların, umutların, acıların, hatıraların, kaygının, hastalığın, güzelliğin, çirkinliğin, aşkın, aşk acısının, sevincin, zaferin, yenilginin, kurtuluşun ve yok oluşun ne zaman gelip gelmeyeceğini bilemeden yaşarken dünyada, bir an gelir ve dünya durur.
Yaşam ve yahut ölüm ... Bundan ibarettir aslında her şey. Yukarıda saydığım her şey bir şekilde yaşama ve ölüme bağlantılıdır. Hayat bizi yaşatır ve ya öldürür. Peki kim kazanır ? Kim kaybeder ? Yaşayan mı ? Ölen mi ? Ölüm nedir ? Tabuta giren kaybeder mi ? Ya da zengin olan kazanır, yaşar mı ?
Değerlendirmeler, etiketler, yargılar ve bla blalar ... Herkesin dünyası kendini yakar, dışardakini imrendirir. Kimse kimseyi anlamaz. Empati kurmaz. Anlamaya da çalışmaz. Kimse şükretmez haline ya da kimse ... Kimse düştükten sonra ayağa kalkmaz... Kalkanlara ne olur ? Tekrar düşerler ... Tekrar ayağa kalmak için... Ama bunu da kimse anlamaz ki ... Kimse kimse için 3 günden fazla üzülmez. Kimse aynı şekilde sevinci de paylaşmaz. Herkes kendi hayatına geri döner.
Bu dünyaya ne bıraktığın yine kendinle alakalıdır. Bir kahraman ne kadar kurşun yer ? Ya da bir cani ne kadar hayata kast eder ? Hayat bazılarımız için 60 saniye kimisi için ise 60 yıl. Hiç bir zaman yeterli olmaz ama bu süre. Yaptıklarımızın kaynağı nedir ? Bizi hayata tutunduran şeyler kalıcı mıdır ? Hayat neden hep tersodur ? Ütopyalar neden hep gizli saklı bir yerde tutulur ? Hayallerini paylaşan insan neden üzülür ? İnsiyatif alan insan neden pişman olur ?
Kısacası hayat bir kumardır. Attığın adım seni doğru yerde sonuçlandırsa da, o doğru yer bir zaman sonra hayatının en büyük hatasına dönüşebilir. Bir zaman ki mutluluk yerini mutsuzluğa terkedebilir.
Hayat küstahtır. Verdiğin her şeyi bir hiç gibi kenara atabilir ... Hayat ... Hayat hayattır. Paran da çözemez bazen her şeyi. Güzelliğin de zekan da ... Çözülemeyecek problemler vardır hayatta ... Es geçilebilecek de ... Problemler aşılmak için değildir bazen, sonra çözmek için vardır. Hayat akar gider, problemler hep sabittir. Aşk, aile, iş, para, saadet, huzur bunlar hep problemdir. Etkenleri ve edilgenleri vardır. Kimi zaman anahtar senin elinde değildir. Kimi zaman ise sen anahtarsındır.
Pandora'nın kutusu bazen açılmalıdır. Bazen o kutu hiç açılmamalıdır. Kim karar verir ? Geriye baktığında ne gördüğündür hayat. Ondan ibarettir...
Hayat senin arkandan anlatılan bir hikayedir. Şöyledir böyledir. Çetrefillidir. Kurnazdır. Bazen vefakardır, bazen ise riyakar. Kısacası hayat anlaşılamaz, tıpkı kadınlar için dedikleri gibi ... Kısacası hayat vahşidir, canidir, güç hegomonyasındadır, tıpkı erkekler için dedikleri gibi ... Kısacası hayat masumdur, tıpkı bebekler ve çocuklar için dedikleri gibi ...
Hanginize ulaştı bu yazdıklarım ? Hanginiz bir şeyler buldunuz burada ? Eminim hepiniz bir şeyler buldunuz... Peki niye yazdım ? Sadece canım böyle istedi ... Bunu yazmak elimdeydi ve yazdım. Beğenilme beğenilmeme korkusu olmadan, banane yorumlardan diyerek. Her şeyi bildiğimiz fakat en ufak bile bilgimiz olmadan yaşadığımız bir hayat bu sadece, her şeyin elimizde olup bir anda kaybettiğimiz bir yaşam sadece bu. 60 saniye sonra ne olacağını hala bilemediğimiz, kehanet güçlerine hala naif olamadığımız bir dünyadayız. O zaman ....
O zaman .. Bilemiyorum o zaman ne demeli, ne yapmalı, ne düşünmeli ve istemeli. Birisinin laneti bir başkasının mucizesi ise, bir yerde hayat öteki sokakta ölüm varsa, mutluluk ve keder birer ikiz kardeş gibiyse ?
Hareketsizlik bile bir harekete tepkiyken, insanların senden ne yapman gerektiğini belirten lafları dur durak bilmezken, gönlünü açmaktan, hayallerini paylaşmaktan, düşmüşken bir yardım eli beklemekten ve bla blalar ... 6 milyarda 1 sin ... Yaşa yaşayabildiğin kadar , yaşat yaşatabildiğin kadar. Öldürme ... Mahvetme ... İğneyi de çuvaldızı da kendine batırmak varken, biraz kahramanlık yapabilecek durumdayken, ölüm vermenin kolay yaşam vermenin zor olduğu bu dünyada zoru seçmek varken ... Kolay olanı yapma ...
Ölme, vazgeçme, yoketme, kirletme, ihanet etme, umudunu kaybetme ... Yaşat, mutlu et, faydalı bir şey icat et, kendine güven, karşındakine de güven, başar, inşa et, hayal et ... En kötü ne mi olur ? Bütün söylediklerimi tersine anla, yok et öldür ve bla bla ... Ve bekle bir gün herkesin senin gibi yapmasını ... Bir gün artık herkesin senin gibi olmasını ... En fazla ne kaybedersin ? Ölür ve öldürürsün ... Bununla yaşarsın, zarar vererek mutlu olacaksan, çalarak, kirleterek, korkarak, yok ederek ... Bununla yaşayabileceksen ... Yaşamalısın da .. Başkalarının ölümü senin yaşamınsa yaşamalısın ...
İyilik yaparsan ne kaybedersin ? Çok ? Bırak kaybetmeye devam et ... Başkalarının mutluluğu seni ölüme itiyorsa, yalnız kalıyorsan, anlaşılmıyorsan ... Bırak öyle kal, demek ki dünya senin yerine kötülüğü seçmiş kazanan olarak ... Yapabilecek bişey yok, eğer kötüler vicdan azabı çekiyorsa ... Er ya da geç başlarına geleni hakediyorlarsa ... Bırak iyi kal, kazanan yok bu oyunda... Ama maçın güzel hareketleri var ... Herkes kupayı alanı hatırlar, finalist unutulur derler ya ? Merak etme, finalistleri hatırlayanlar da var ...
Günaydın sana ...
İyi geceler sana ...
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Bu da mı gol değil ? :)
Bugün hayatın ne derece zor ve ne derece bizleri bezdirmek için çabaladığına bir kere daha şahit oldum. Kontrol edemediğim bir öfke de vardı içimde, can sıkıntısı, çaresizlik ne ararsan vardı. Neyse sonra ispanyol bir arkadaşım saolsun aradı ve muhabbet etmeye başladık, Galatasaray'ın kupa galibiyetini kutladı. Ardından laf lafı açtı ve bana İspanya'da herkesin ders çıkarması gereken bir futbol klübünden bahsetti. Ben de şans eseri türkçe altyazılı halini buldum. Bu videodan çıkarılması gereken şeyleri kimileriniz çok basit kimileriniz ise karmaşık seviyelerde algılayabilir. Ama sanırım herkesin ortak noktada birleşebileceği bir nokta, karşımıza ne kadar zorluklar çıkarsa çıksın hayattan ve yahut yaptığımız işten eğlenebilmek ve kazanma isteğinden vazgeçmemek.. En azından benim görüşürüm bu, saygılar ve iyi seyirler efendim :)
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Balkon'da Davul Sefası
Ramazan ayına karşı her zaman bir hassasiyetim olmuştur. Sanırım yetiştiriliş meselesi, Ramazan dedin mi ciddileşir konu benim için. Öyle güzel ramazan hikayelerim de yoktu ha. Hani o büyük sofralar, akraba ziyaretleri, işte sahura kalmalar falan. Yaşamadım onları ben. Benim ramazanlarım yalnız geçer, uzun yıllardır böyledir yani ...
Tabii ramazan deyince de akla davulcu gelir. Genelde son yıllarda onlara karşı bir aşağılama görüyorum, hep bir dalga geçme. Halbuki ne kadar zor bir iştir, empati kurdunuz mu hiç ? Gecenin bir vakti, ailenle sahur yapmak varken sokaklarda davul çalıp, yüzyıllardır süregelen bir geleneği devam ettirmek, belediyelerin, muhtarlıkların ihalelerine girip belli bir nakit para koyup da hak kazanmak, 2 gram bahşiş( ki veren de artık yok ya da onlarına yerine "çalan" çok), peşinden koşan köpeklere, sen sahur yaparken aç aç dolaşıp gecenin içindeki ne kötülük varsa aldırış etmemek, serserisine, gürültü etme be adam diyene, sosyal paylaşım sitelerinde arkandan sövdürenlere ... Tüm bunlara rağmen işini yapmak demek davulcu.
Hep saygıyla yaklaştım onlara, kış geceleri üzülürdüm özellikle. Tekim ya ben, arada termosla çay verirdim, iki dakika sohbet ederlerdi benle. Nasıl mutlu olurdum, sahur vakte konuşcak birileri, yaşım 14 -15 ama kaale alırlardı beni ...
Bu gece yine balkonda takılırken, bahşiş turuna çıkan mahallemizin davulcusu siteye geldi. Hemen koştum içeri bahşişimi hazırladım, bir kaç parça da bişey var mı diye bakındım dolaptan. Her neyse abimiz geldi, "Abi bir bakar mısın ? - Buyur gülüm ? - Abi buyur, helal et hakkını " ... 10 saniye suratıma baktı, belli ki bu yıl daha da azalmış bahşiş veren, bir tebessüm peydah oldu ki ben de zaten eridim gittim. Keşke daha fazla verebilseydim abi dedim. Döndü, Allah razı olsun hayırlı ramazanlar kardeşim dedi. Baktım gidiyor ...
"Gel abi gel, 2 çay içelim üşüdün belki". Bir insan bu lafa mı hasret kalır ? Belki de kalır, bilinmez ... Bizimkisi kalmış ama, çay adetim yoktur aslında ama işte demlerim ramazanda, aile alışkanlığı işte ... Her neyse başladık muhabbete, abinin asıl mesleğine, çoluğuna çocuğuna, kaç yıldır bu işi yaptığına vb. türlü şeyler konuştuk. Ben de anlattım bir şeyler abiye, dinledi, yaşına istinaden öğütler verdi. Sabaha kadar dursak dururduk sanırım. Ama mahallede ev çok belki 2 3 tane daha "gelenekçi" biri çıkar diye yoluna devam etti.
Bana ne mi kaldı bu gece ? Yarım saatlik davul sefası ve ramazan hatıralarımın canlanması sanırım ... Sonra bu şarkıyı hatırladım. Çok şey anlatır oldu, ben anlatmayayım dedim. Buyrun dinleyin, ben anlatmaya devam etmişim sayın ...
11 Ağustos 2012 Cumartesi
Şşşştttt ...
Bütün günün boş, kafa şişiren, iç bunaltan gürültülerinden kurtulmayı iple çektim. Her zaman ki gibi saatler ilerledi ve sabaha karşı oldu, günün en sevdiğim zamanı diyebilirim. Çıt çıkmaz, boşa gürültü olmaz. Sade bir sessizlik vardır. 2 alternatifim oluyor bu anlarda. Ya sadece dinlerim etrafımdaki hayatı ya da biraz yardım alırım birilerinden. Bugün de yine öyle oluyor, kulaklıklarım pozisyonda, playlist hali hazırda ve o zaman 10 ... 9 ...
10 Ağustos 2012 Cuma
Günün Filmi
Uyku öncesi masallar...
Yalnızlığı neden çok seviyorum diye soruyorum arada kendime. Hayal ettiğim çoğu şey tek başıma yaptığım ya da yapmak istediğim şeyleri kapsıyor. Mesela tek başıma gezmeye severim. Sırt çantam ve müzik çalarım yeter derim. Tabii ki yanımda bir yol arkadaşı olsun isterim arada sırada da gezinin niteliğine göre değişir o.
Tek içerim ben mesela. Masa kurulsun isterim hani ama genelde tek başıma bulunurum o masada. Saatim de belli olmaz, kimsenin keyfini bekleyemem çünkü. Gün de ayarlamam, içmek istiyorsam içerim. Hali hazırda bir viski şişesi bulunmalıdır elimin altında derim. Yine yalnız kaldık sanırım.
Kahvaltı akşam yemeği falan yıllardır hazırlaya hazırlaya ustalaştık bir derecede. Bunları da tek başıma ifa ediyorum sürekli. Yemek yapmayı severim, paylaşmak göstermek de isterim ama ne bileyim yıllardır tek otururum o masaya napalım.
Yürüyüşe, koşuya, alışverişe, fatura ödemeye, okula, akrabalarıma hep tek giderim, tek kalırım. Eniştemlerde bile odam var onlarla bile çok oturmuyorum diye.
Arkadaşlarım hayat perspektifi çizmişlerdi bana. Şu ana kadar onların yolundan ilerliyorum gibi duruyor. Yalnız olcaksın demişlerdi, zevk alıcaksın bundan, vazgeçmek istemiceksin diye de eklemişlerdi. Sanırım onları haksız çıkarmıyorum. Çıkarmak da istemiyorum belki. Alıştım böyle. Paylaşamamaya ... Çünkü çıkmadı şöyle bir tane layık. Farklı biri. Klasik türk erkeği bakışında değilim. Renkli gözlü sarışın olsun falan. Ben adonis miyim ki bir tane victoria's secret talebinde bulunayım.
Sanırım yalnızlığımı bitirecek kişi gelene kadar bu rutin devam edicek. Bol jazz lı bol blues lu country li indie li rock lı folk lu classic li, bol sinemalı, burton lı spielberg li kubric li ... İdare ediyorum bunlarla şu anlık.
Heh bir de arada provasını yapıyorum, başarılı olayım diye ... "Milady... Oh heavenly blessed beauty, whose inner beauty is simply divine and everlasting, I would love to be your knight in shining armor."
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Tehlikenin Farkında mısınız ? = Hava Akımı Düşmanı Teyze
Uzun süredir bu teyzeyi yazmak istiyordum fakat bir türlü fırsat bulamıyordum bugüne kısmetmiş. Malum havalar sıcak, her ne kadar istemesek de İstanbul'da mecburcu otobüslere binmek zorunda kalıyoruz. Ama bu mecburiyetin bizim için çileye dönüşeceğini içten içe de biliyoruz. Deodorant ihtiyacı olanlar mı, ağızlarına şöyle bir first duo falan atılması gerekenler mi, şöförün sürekli arkaya ilerleyelim demesine rağmen istifini bozmayan şahıslar falan ama benim favorim, hava akımı düşmanı teyze'dir ve hiç değişmez. Emareleri de vardır, ona göre hareket edebilirsiniz. En azından etrafından uzaklaşmak bile yeterli olabilir. Çünkü eğer teyze yanınıza gelmişse her şey için çok geç kalmışsınızdır. Peki bu teyze nedir, napar ? Bu teyzenin ilk olarak terimolojiye 1955'lerde girdiği varsayılıyor. Uzun otobüs yolculuklarında klima ve cam açma olayına karşı başvurduğu epik direniş sonucu tüm yolcuların kulak sağır eden homurdanmalarına ve hatta kimilerinin bunun ötesine geçerek TDK'yı bile kıskandıracak orjinal şiddet ifadelerine sebep olmuştur. Hava akımı onun düşmanıdır. Özellikle sıcak yaz aylarında toplu taşımaları kullanır ki bereketli bir av olsun. Amacı otobüsün en kalabalık anını yakalayıp camı ya da klimayı kapattırmaktır. Hepiniz biliyorsunuz bu teyzeyi, binlerce şubesi var Türkiye'nin dört bir yanında. tekniği basittir, camın ya da tavandaki aralığın olduğu noktaya gelir ve " Ay evladım sırtım dondu şunu kapatabilir misin ? ya da kapatsana ! " şeklinde cümlesini kurar ve bombanın pimini çeker. Gerisi tahmin edebileceğiniz gibi o cam mecbur kapanır eğer kapanmazsa en az 15 dk o teyze ile ağız dalaşına girmek zorunda kalırsınız ki o zaman aralığında kendi davasını koruyan 1-2 teyze daha çıkar ve bir anda kumpasa girmiş olursunuz. İşte o yüzden bu savaşa girmeyin, uzaklaşın kaçın canınızı kurtarın. Özellikle ramazan ayında 500 t ile yolculuk yapıyorsanız ve 4 Levent'ten binip maltepe'de iniceksiniz tekrar düşünün, kendinize yazık edersiniz. (Yakın zamanda bir grup yolcuyu çığrından çıkartmasının ardından kutlama ritüelini yaparken yakalanmış bir Hava Akımı Düşmanı Teyze )
Kaptan'ın Seyir Defteri Gün : Aylardan olmuş çarşamba ...
Bu aralar garip hisseder oldum kendimi. Hani böyle biraz vurdumduymaz mı desem gamsız mı desem bilemedim. Bişeyler kaybolmuş ama çözemiyorum, elime kağıt kalem verseler belki çizerim robot resmini bişeylerin. Yardımcı olur belki birilerine de çözerler diye umut ediyorum.
Sırt çantam paslanmış gibi geliyor, sanki inildiyor. Biliyorum evet o canlı değil inildeyemez. Abartmışsam ne olur ki ? Size ne çantam canlıysa değil ise ? Sizden daha çok şey paylaştım onunla, öleceğim güne kadar anlatacağım hikayelerin içinde sizden daha çok adı geçer onun eminim.
Bir ara mutluydum ben de siz insanlar gibi. Gündüzüm ve gecem birdi. Huzur vardı içimde etrafımdaki yüksek sesli club müzikleri ve sığ hayatların yansımalarına rağmen. Alkol ve ya sigara bile hayatımın değişmez objesiydi. Paylaşırdım, paylaşırdık. Bunun ardından beni görürseniz " 1 dal sigaranı alalım" olayına girmeyin sanırım sigarayı bırakıcam elinizde patlar bu anektod.
Bir aralar hayat bulmuştum, arınmıştım tüm hayallerden ve ümitlerden. Elimdeki gerçek hayallerden güzeldi, istesem de kuramazdım öyle bir hayal eminim. Her şey elimdeydi, boş ümitlere yer yoktu. Ama bir gün yine teyp başa döndü ...
How i met your mother ile paralel geçen hayatım son yıllardaki espri malzemesi olması potansiyelini gittikçe arttırır oldu. Artık dizinin yeni bölümünü tedirginlik ile bekler oldum. Ted'in evlenecek olması içimi rahatlatırken, özellikle Robin ile olan senarist şerefsizlerin kara mizahına alet olan gönül ilişkisi benim de hayatıma darmadağan ediyordu. Neyse ki sezon bitti de biraz kurtulur olduk.
Bazen çok müzik paylaştığımı düşünüyorum. Düşünüyorum ama vazgeçmiyorum. Halkın yararına bir iş yaptığımı düşünüyorum. Gıda dağıtıyorum ben, hepsini ben mi buluyorum ? Kara kaplı kutuların ürünü mü ? Hayır tabii ki, ben kredi istemiyorum ki zaten demenize gerek yok yani " vay erdem harikasın ya " falan gibilerine ihtiyacım yok. Karnım tok ayağı da değil bu sadece gerek yok diyorum yani.
Bir dostumun kalbini kırdım geçenlerde. Tek yaptığım kendim olmaktı. Yani bu yeni halimi kastediyorum. Hiç beklememiş benden böyle bişey. Zor kurtardım arkadaşlığı. Haklıydı sebeplerinde, eski erdem'i arıyordu gözleri. Neden böyle oldu anlamadım halbuki realisttim ben sadece. Herkesin olmamı istediği bu değil miydi ? Sanırım emeklilik duyurusunu yapmak lazım, daha fazla insanı üzmek istemem. Jübilem yakında duyurulur, son kahramanlıklarımı kaçırmayın. Biraz uğraşsanız kurşun da yerim yani merak etmeyin.
"Derler" derler. Aynen öyle. İnsanlar hep bir şeyler diyor. Nasıl başarıyorlar akıl ermiyor boşuna uğraşmayın, kafanızı dinlemek için dağlara, deniz kıyıların da kaçmak çözüm değil onlar muhakkak bir şeyler diyor. Hiç kimsenin kelimeleri ve ya imaları sizin hayatınızı çizemez. Dinlemeyin demiyorum ama etkilenmeyin. Vazgeçmeyin bir şeylerden, geri adım atmayın ... Yapın ve katlanın. Kucaklayın kaderinizi ve kararlarınızı. Siz, kendiniz olmaktan korkmayın. Kendiniz olun ve adım atın, takla atın, koşun bir şeyler yapın. Ama siz yapın. Ben mi napıyorum ? Ben How i met your mother ın senaristlerinden cevap bekliyorum, e sonuçta gelecek programlarımı onlar ayarlıyor bir nevi. Ama dediklerimi unutmayın ben istisnayım sadece konudan dağılmayın yani.
Sosyal ağlardan vatan millet kurtaranlara, reelde aktif olmalarını diliyorum. Ülke olarak nerede temsil ediliyorsak, o kişiye bir kulp bulanı, çamur atanı ya da geriye ne mal hareket kaldıysa onu yapanı direk boeing 737 lerin önüne atıyorum. Emeğe saygı lafını o gelişmekten özürlü beyinlerine kazımalarını tavsiye ediyorum. Öfke krizlerine girip sosyal medya da triplerde olanlara, klavyelerini geçici süre iptal edip bizlere de acımalarını öneriyorum. Gündeme dair bunları not düşüyorum.
Valla aklınızdan ne geçer bilmiyorum, geçse de bu konuda takmıyorum. O yüzden kısacası jazz dinleyen, blues dinleyen insanlara saygı duyuyorum. Müzik(belli seviyedeki türleri) dinleyene saygı duyuyorum daha da açalım hadi. Efendi gibi Sinatra modunda olanlara hayran oluyorum. Film ile teknoloji ile spor ile politika, siyaset, bilmem ne bunlarla ilgili olan insan 1-0 önde başlıyor. Karı-kız ayağına, erkek arkadaşınız ile olan problemlerinize, hangi ojenin kaç renk olduğuna ya da sırf bir kız için maymunlukla ilişkili olan hal ve hareketlere tahammül etmiyorum, iplemiyorum. Hani gelin ciddi bişey anlatın dinleyeyim, mortgage anlatan adam vardı geçen, 43 yaşında 1 saat anlattı, çıtım çıkmadı. Ama gelip de bana şu kızı nasıl ayarlarım modunda yardım beklemeyin, profil resminize like da attırmayın. Konusu açılmışken o anormal derecede like sayısına bel bağlayıp kendini bişey zannedenler için de ajdar la nihat doğan la falan kurulması düşülen amatör kümeye aktarımlarını bekliyorum.
Çok şey dedim bugün sanırım. Ee ne de olsa aylardan çarşamba ...
Sırt çantam paslanmış gibi geliyor, sanki inildiyor. Biliyorum evet o canlı değil inildeyemez. Abartmışsam ne olur ki ? Size ne çantam canlıysa değil ise ? Sizden daha çok şey paylaştım onunla, öleceğim güne kadar anlatacağım hikayelerin içinde sizden daha çok adı geçer onun eminim.
Bir ara mutluydum ben de siz insanlar gibi. Gündüzüm ve gecem birdi. Huzur vardı içimde etrafımdaki yüksek sesli club müzikleri ve sığ hayatların yansımalarına rağmen. Alkol ve ya sigara bile hayatımın değişmez objesiydi. Paylaşırdım, paylaşırdık. Bunun ardından beni görürseniz " 1 dal sigaranı alalım" olayına girmeyin sanırım sigarayı bırakıcam elinizde patlar bu anektod.
Bir aralar hayat bulmuştum, arınmıştım tüm hayallerden ve ümitlerden. Elimdeki gerçek hayallerden güzeldi, istesem de kuramazdım öyle bir hayal eminim. Her şey elimdeydi, boş ümitlere yer yoktu. Ama bir gün yine teyp başa döndü ...
How i met your mother ile paralel geçen hayatım son yıllardaki espri malzemesi olması potansiyelini gittikçe arttırır oldu. Artık dizinin yeni bölümünü tedirginlik ile bekler oldum. Ted'in evlenecek olması içimi rahatlatırken, özellikle Robin ile olan senarist şerefsizlerin kara mizahına alet olan gönül ilişkisi benim de hayatıma darmadağan ediyordu. Neyse ki sezon bitti de biraz kurtulur olduk.
Bazen çok müzik paylaştığımı düşünüyorum. Düşünüyorum ama vazgeçmiyorum. Halkın yararına bir iş yaptığımı düşünüyorum. Gıda dağıtıyorum ben, hepsini ben mi buluyorum ? Kara kaplı kutuların ürünü mü ? Hayır tabii ki, ben kredi istemiyorum ki zaten demenize gerek yok yani " vay erdem harikasın ya " falan gibilerine ihtiyacım yok. Karnım tok ayağı da değil bu sadece gerek yok diyorum yani.
Bir dostumun kalbini kırdım geçenlerde. Tek yaptığım kendim olmaktı. Yani bu yeni halimi kastediyorum. Hiç beklememiş benden böyle bişey. Zor kurtardım arkadaşlığı. Haklıydı sebeplerinde, eski erdem'i arıyordu gözleri. Neden böyle oldu anlamadım halbuki realisttim ben sadece. Herkesin olmamı istediği bu değil miydi ? Sanırım emeklilik duyurusunu yapmak lazım, daha fazla insanı üzmek istemem. Jübilem yakında duyurulur, son kahramanlıklarımı kaçırmayın. Biraz uğraşsanız kurşun da yerim yani merak etmeyin.
"Derler" derler. Aynen öyle. İnsanlar hep bir şeyler diyor. Nasıl başarıyorlar akıl ermiyor boşuna uğraşmayın, kafanızı dinlemek için dağlara, deniz kıyıların da kaçmak çözüm değil onlar muhakkak bir şeyler diyor. Hiç kimsenin kelimeleri ve ya imaları sizin hayatınızı çizemez. Dinlemeyin demiyorum ama etkilenmeyin. Vazgeçmeyin bir şeylerden, geri adım atmayın ... Yapın ve katlanın. Kucaklayın kaderinizi ve kararlarınızı. Siz, kendiniz olmaktan korkmayın. Kendiniz olun ve adım atın, takla atın, koşun bir şeyler yapın. Ama siz yapın. Ben mi napıyorum ? Ben How i met your mother ın senaristlerinden cevap bekliyorum, e sonuçta gelecek programlarımı onlar ayarlıyor bir nevi. Ama dediklerimi unutmayın ben istisnayım sadece konudan dağılmayın yani.
Sosyal ağlardan vatan millet kurtaranlara, reelde aktif olmalarını diliyorum. Ülke olarak nerede temsil ediliyorsak, o kişiye bir kulp bulanı, çamur atanı ya da geriye ne mal hareket kaldıysa onu yapanı direk boeing 737 lerin önüne atıyorum. Emeğe saygı lafını o gelişmekten özürlü beyinlerine kazımalarını tavsiye ediyorum. Öfke krizlerine girip sosyal medya da triplerde olanlara, klavyelerini geçici süre iptal edip bizlere de acımalarını öneriyorum. Gündeme dair bunları not düşüyorum.
Valla aklınızdan ne geçer bilmiyorum, geçse de bu konuda takmıyorum. O yüzden kısacası jazz dinleyen, blues dinleyen insanlara saygı duyuyorum. Müzik(belli seviyedeki türleri) dinleyene saygı duyuyorum daha da açalım hadi. Efendi gibi Sinatra modunda olanlara hayran oluyorum. Film ile teknoloji ile spor ile politika, siyaset, bilmem ne bunlarla ilgili olan insan 1-0 önde başlıyor. Karı-kız ayağına, erkek arkadaşınız ile olan problemlerinize, hangi ojenin kaç renk olduğuna ya da sırf bir kız için maymunlukla ilişkili olan hal ve hareketlere tahammül etmiyorum, iplemiyorum. Hani gelin ciddi bişey anlatın dinleyeyim, mortgage anlatan adam vardı geçen, 43 yaşında 1 saat anlattı, çıtım çıkmadı. Ama gelip de bana şu kızı nasıl ayarlarım modunda yardım beklemeyin, profil resminize like da attırmayın. Konusu açılmışken o anormal derecede like sayısına bel bağlayıp kendini bişey zannedenler için de ajdar la nihat doğan la falan kurulması düşülen amatör kümeye aktarımlarını bekliyorum.
Çok şey dedim bugün sanırım. Ee ne de olsa aylardan çarşamba ...
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Süperkahramancılık

Uzun zamandır aramızda olan bir meslek grubu bu aslında. Hani o çizgi romanlardaki ya da filmdeki tarzda bir çok süper kahraman dolaşıyor her gün aramızda. Bazen kendimiz de oluyoruz bunlardan birisi Düşünüyorum nasıl can alıcı bir şeyler söylesem de sizlerin başları böyle bir yukarı bir aşağıya sallansa ve beni anlasanız ... Sanırım pek bir şey dememe gerek yok, hayatınızda yaptığınız sizin ve size yapılan şeyleri düşünün, açmama gerek yok sanırım "yaptığınız ve yapılan" derken. Evet sanırım bir şeyler geldi aklınıza.tıkla bakalım buna şimdi ;) Evet, işte bunların hepsi süper kahraman emareleri. Evet hiç birinin pelerini, ölümsüzlük gücü, uçabilme, ışınlanma gibi güçleri yok ama bunların hepsine yakın güçleri var bence. Mesela anneler, onların o güzel saçları bir pelerin olamaz mı ? Bizi her şeyden korumazlar mı aç kaldığımızda aceleyle beşiğimizin yanına gelirken saçları dalgalanmaz mı havada ? dostlar mesela, unutulmazlar demi ? hani en ufak şeyleri bile hatırlarız onlarla yaptığımız, bakkaldan çaldığımız misketler, ilk kavgamız, düğündeki yüzün taşıyıcısı, asker ocağı vb. Dostlar da ölümsüz değil midir aslında ? Çok süper kahraman var aramızda çok. Kıymetlerini bilmek lazım. Onlar yaptıkları için bir kredi aramıyorlar. Her gün kötülükle savaşıyorlar, bizi koruyorlar ya da ayakta tutuyorlar. Yanımızda olmalarına gerek kalmadan hem de bazen. Nasıl filmlerde örümcek adam, superman falan gibi karakterlere bir imreniş ile bakarız ... Bakmayın işte gerek yok, sizin hayatınızda bir çok süper kahraman var ve siz de onlardan birisiniz başkası için. Türleri tükenmenin eşiğinde fakat ... Kıymet bilmemek onları da yoruyor maalesef. Yoruldukları için de eskisi gibi gözümüze görünemiyorlar. Hayata küsüyorlar, siz de küsüyorsunuz. Aslında ne büyük bir gücü içinde barındırdığını unutuyorsun be süper kahraman. Devam et bu mesleğe, evet biliyorum maaşı falan iyi değil, sigortası da yok, bazen can güvenliğini de atıyorsun tehlikelere ... Aslında bakarsan niye yaptığının mantıklı açıklaması yok çoğuna göre. Ama belki de mantığın yeri yoktur süper kahramanların gönlünde, onlar bunun için doğmuyorlar mı zaten ? O zaman ?
Into the last good fight I’ll ever know
Live and die on this day
Live and die on this day ..."
Benden nefret ettiğini biliyorum ...
Türk insanıyız kanımız doğamız varımız yoğumuz mayamız hamuruz börtümüz kuşumuz papağanımız vb. konuşmayı biz çok severiz. Hele yolculuklarla, dükkanlarda, alışverişlerde ve telefonlarda. Öyle böyle değil, otobüste biri yanımıza otursun tamam başlarız "ee yolculuk nereye ?, yaş kaç ?, okuyor muyuz ?, " ya da misal berberde " ee bilader üniversite okuyor muyuz ?, dünkü maçı izledin mi?, ee anlat bakalım biraz hocam bişeyler" gibi ifadelerimiz meşhurdur. Heh işte sizin en büyük düşmanınız benim. Ben konuşmuyorum sizinle. Vallahi bak. Hakkaten konuşmuyorum. Hani bir yerlerden adımı falan duyun da sonra otobüste yanımda mal gibi kalmayın diye bunu yazıyorum şimdi. Yıllardır konuşmuyorum kimseyle otobüs yolculuklarında, samimiyetsiz geliyor. Hocam ben seni bir daha ne zaman görücem ki sana gelecek planlarımı ya da haftasonu naptığımı anlatayım. Niye böyle bir beklentin var ? Yol arkadaşı diye bir kavram sadece yan yana koltuklarda giden yolcuların arasındaki buzlar erisin diye konmuştur bu kadar basit. Yol arkadaşı asker arkadaşı, lise arkadaşı, oda arkadaşı, ev arkadaşı gibi kavramlar ile eşdeğer değildir bunu anlayalım lütfen. Sonra Bursa-İstanbul hattı boyunca canın sıkılıyor ben konuşmuyorum seninle diye tripler atıyorsun ben de üzülüyorum sana ama ne yaparsan yap yine konuşmam. Beni bir daha görmeyecek olduğun için de sana koymasın bu. Hani yol arkadaşın benim gibi çıkabilir bu da sana koyabilir hesabı. Lütfen yani. Gelelim berbere. Abi zaten berber ortamı gergin ortam sürekli bir aynaya bakıyorsun ve kafanın dibinde bir abi işini icra ediyor. Adamla gayri ihtiyari göz temasından kaçınıyorsun, ulan enseler nasıl oldu acaba diye bakıyorsun hop bu sefer de kalfa çıkıyor. Hocam da işini öğrenmek için bakıyor tabii nasıl kesiliyor falan diye ama o göz temasları geriyor hakkaten. Bi de muhabbet açmak için çabalar harcanıyor, bildiğin birer cümlelik konuşmalar geçiyor. Soru cevap gibi yahu. Hatta Evet-Hayır yarışmasına dönüyor bir noktadan sonra. E konuşacak bişey kalmıyor ki en iyisi zorlamamak lazım. Biliyorum sen de benden nefret ediyorsun, "mahkeme suratlı bir müşteri geldi bugün bir kelime konuşmadı adam yahu" diyorsun yancılarına ya da patrona. De hocam sen de de. Esnafların ve otobüs yolculuklarının belalı adamıyım ben, konuşmam sizinle, bak otobüste çözüm basit kulaklık+müzik tamam hadi selametle. Berber için bulucam bir çözüm, sanırım ilk güneş gözlüğü ile başlıcam sonrası da gelir. Heh şimdi ben bunu yazdım ya, ulan manyak mısın sen diyenler için şu şarkıyı dinleyelim diyorum.
5 Ağustos 2012 Pazar
Günün Filmi
Hazır dışarda yağmur yağmıyor ve ben sıcaktan pişiyorken hiç vakit kaybetmeden "günün filmi"ni gece baskısı olarak yapayım dedim. Klasiğe yakın bir Mel Gibson filmi karşımızda, aksiyon bol, komedi bol ve tabii ki esas kız. Get The Gringo profesyonel bir suçlunun Meksika'nın "ateş"li atmosferindeki hareketli ve komik macerasını anlatıyor. Filmde Peter Stormare, Bob Gunton, Dean Norris gibi tanıdık simalarda var. Uzun zaman sonra bir aksiyon filminde bu kadar güldüğümü de hatırlamıyorum açıkcası. Aksiyon, komedi, aşk ve Meksika. Get The Gringo ... Afiyet olsun efendim.
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Günün Filmi
Bugünün filmi başrollerinde Cate Blanchett, Eric Bana ve Saoirse Ronan'ın oynadığı Hanna. Film çoğu derin devlet + CIA + ajan filmleriyle ortak noktalara sahip olmakla beraber başrol oyuncumuz Hanna'nın sadece 14 yaşında olmasından dolayı farklı psikolojik konulara da yer ediniyor. Hanna eski bir CIA ajanı babası tarafından Finlandiya'dan kimsenin yerini dahi bilmediği bir yerde tüm dünyadan izole şekilde büyütülür. Yakın ve uzak doğu dövüş sporları, atıcılık, avcılık, bir çok dünya dilini konuşma gibi konularda eğitim gördükten sonra kendisini hazır hisseder ve macera başlar. Aslında film bana göre bazı yerlerde eksikliklere sahip ama bunları belirtirsem de spoiler olacağı için yorumu sizlere bırakıyorum. Yine de Hanna ilginç konusu, aksiyon sahneleri ve Chemical Brothers'dan güzel film müzikleri ile günün filmi olmaya hak kazanıyor. İyi seyirler :)
Filmden bir kaç soundtrack eklersem fena olmaz sanırım
3 Ağustos 2012 Cuma
Bunları Biliyor muydunuz ? :)
Breathe Owl Breathe - Notice
Soltero - Bleeding Hearts
Frightened Rabbit - Nothing Like You
Crooked fingers - Heavy Hours
Andrew Bird - A Nervous Tic Motion
Rilo Kiley - 85
Eric Mckeown - Slung-lo
Günün Filmi
The Rounders gerek oyuncu kadrosu gerek ise konusu ile çok dikkat çekici bir film olmaktan kendini alamamıştı. John için bişey dememize gerek yoktu fakat o dönemin yeni parlayan yıldızları matt ve edward the rounders ile kariyerlerini daha da sağlamlaştırdı. The Rounders'ın günün filmi olmasının sebebi son günlerde çevremde "risk" ve "hayat bir kumardan" ibaret söylemlerinin sıklıkla artıyor olması. O yüzden belki Matt bu konuda yardımcı olabilir diye düşündüm. Filmimiz yeraltı poker dünyası ile ilgili. Mike (Matt Demon) iyi bir poker oyuncusudur fakat her şeyi hesap ederken eski ortağı Worm (Edward Norton) un hapisten çıkıp tekrar yanına geleceğini düşünmemektedir. Her ne oluyorsa zaten Worm'un tekrardan "gecelere akalım" vari tavırlarından kaynaklanacaktır. Herhalde başka bişey dememe gerek yok, iyi seyirler dilerim. Ah bu arada nerdeyse unutuyordum " Listen, here's the thing. If you can't spot the sucker in the first half hour at the table, then you ARE the sucker. " - Tamam şimdi iyi dinle. Eğer masadaki kazı ilk yarım saatte bulamamışsan, masadaki kaz sensindir.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Murphy' e kulak vermeli ...
Hepimiz murphy kanunları(yasaları) nı duymuşuzdur. Bu adam kimdir bu yasaları ya da kanunları nereden sağlamıştır, neden bu kadar emindir falan diye çok sorulmaz fakat. Maksat "Murphy kanunu abi" demek sanırım. Her neyse ben aralarında hayatımda hiç sekmeden gerçekleşenlerini alta sıralamak istiyorum belki sizin hayatlarınız ile paralellik gösterir.
- Bozuk bir alet tamire geldiğinde çalışır.
- Bir şeyin yanlış gitme olasılığı varsa, yanlış gider.
- Hiyerarşide kişiler yeteneksizlikleri ölçüsünde yükselir ve orada kalırlar.
- Herkesin zengin olmak için yürümeyen bir planı vardır.
- Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.
- Üniversite hocaları başkalarının sorunlarına en liberal, üniversitenin sorunlarına ise en muhazafakar çözümleri getiren kişilerdir.
- Radyoyu ne zaman açarsanız açın, en sevdiğiniz şarkının son melodilerini duyarsınız.
- Vücut banyoya girmeden, telefon çalmaz.
- Birine bir iyilik yaparsanız, o iyilik göreviniz haline gelir.
- Beklenmedik bir anda ele geçen boş vakit, mutlaka boşa harcanır.
- Asla, asla deme!
- Aşık olduğun kişi hep başkasına aşıktır.Zaten sen de hiçbir zaman sana aşık olan kişiye aşık olmazsın.
- Şans en şanssız zamanda kapıyı çalar.
- Önünüzde bulunan araç sizden yavaş gider.
- Yemeğe oturduğunuz zaman izlediğiniz TV programı reklama girer.
- Sigara dumanı içmeyene doğru ilerler.
- Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar.
- Sizi izleyenlerin sayısı yaptığınız işin saçmalığı ile doğru orantılıdır.
- Bir şeyin istenme olasılığı ile gerçekleşme olasılığı ters orantılıdır.
O zaman yine de Don't worry be happy gelsin murphy'nin hayatın acı gerçekleri hakkındaki kurallarına rağmen ;)
Günün Filmi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







