31 Ağustos 2012 Cuma

İyi geceler ... Günaydın ...






İyi geceler olsun birazdan uyuyacaklara, uyanmak üzere olanlara da günaydınlar... Uzun zaman oldu buraya yazmayalı, şarkı paylaşmayalı kısacası bir şeyler eklemeyeli...

Bilmem belki de birikmesini bekledim bir şeylerin. Kafanı dağıtmak ile toparlamak arasındaki ince çizgide gidip gelen bir hayatta bir şeyleri beklemekten de başka çare kalmıyor bazen. Meşguliyetlerin, dertlerin, tasaların, yükümlülüklerin, hayallerin, korkuların, umutların, acıların, hatıraların, kaygının, hastalığın, güzelliğin, çirkinliğin, aşkın, aşk acısının, sevincin, zaferin, yenilginin, kurtuluşun ve yok oluşun ne zaman gelip gelmeyeceğini bilemeden yaşarken dünyada, bir an gelir ve dünya durur.

Yaşam ve yahut ölüm ... Bundan ibarettir aslında her şey. Yukarıda saydığım her şey bir şekilde yaşama ve ölüme bağlantılıdır. Hayat bizi yaşatır ve ya öldürür. Peki kim kazanır ? Kim kaybeder ? Yaşayan mı ? Ölen mi ? Ölüm nedir ? Tabuta giren kaybeder mi ? Ya da zengin olan kazanır, yaşar mı ?

Değerlendirmeler, etiketler, yargılar ve bla blalar ... Herkesin dünyası kendini yakar, dışardakini imrendirir. Kimse kimseyi anlamaz. Empati kurmaz. Anlamaya da çalışmaz. Kimse şükretmez haline ya da kimse ... Kimse düştükten sonra ayağa kalkmaz... Kalkanlara ne olur ? Tekrar düşerler ... Tekrar ayağa kalmak için... Ama bunu da kimse anlamaz ki ... Kimse kimse için 3 günden fazla üzülmez. Kimse aynı şekilde sevinci de paylaşmaz. Herkes kendi hayatına geri döner.

Bu dünyaya ne bıraktığın yine kendinle alakalıdır. Bir kahraman ne kadar kurşun yer ? Ya da bir cani ne kadar hayata kast eder ? Hayat bazılarımız için 60 saniye kimisi için ise 60 yıl. Hiç bir zaman yeterli olmaz ama bu süre. Yaptıklarımızın kaynağı nedir ? Bizi hayata tutunduran şeyler kalıcı mıdır ? Hayat neden hep tersodur ? Ütopyalar neden hep gizli saklı bir yerde tutulur ? Hayallerini paylaşan insan neden üzülür ? İnsiyatif alan insan neden pişman olur ?

Kısacası hayat bir kumardır. Attığın adım seni doğru yerde sonuçlandırsa da, o doğru yer bir zaman sonra hayatının en büyük hatasına dönüşebilir. Bir zaman ki mutluluk yerini mutsuzluğa terkedebilir.

Hayat küstahtır. Verdiğin her şeyi bir hiç gibi kenara atabilir ... Hayat ... Hayat hayattır. Paran da çözemez bazen her şeyi. Güzelliğin de zekan da ... Çözülemeyecek problemler vardır hayatta ... Es geçilebilecek de ... Problemler aşılmak için değildir bazen, sonra çözmek için vardır. Hayat akar gider, problemler hep sabittir. Aşk, aile, iş, para, saadet, huzur bunlar hep problemdir. Etkenleri ve edilgenleri vardır. Kimi zaman anahtar senin elinde değildir. Kimi zaman ise sen anahtarsındır.

Pandora'nın kutusu bazen açılmalıdır. Bazen o kutu hiç açılmamalıdır. Kim karar verir ? Geriye baktığında ne gördüğündür hayat. Ondan ibarettir...

Hayat senin arkandan anlatılan bir hikayedir. Şöyledir böyledir. Çetrefillidir. Kurnazdır. Bazen vefakardır, bazen ise riyakar. Kısacası hayat anlaşılamaz, tıpkı kadınlar için dedikleri gibi ... Kısacası hayat vahşidir, canidir, güç hegomonyasındadır, tıpkı erkekler için dedikleri gibi ... Kısacası hayat masumdur, tıpkı bebekler ve çocuklar için dedikleri gibi ...

Hanginize ulaştı bu yazdıklarım ? Hanginiz bir şeyler buldunuz burada ? Eminim hepiniz bir şeyler buldunuz... Peki niye yazdım ? Sadece canım böyle istedi ... Bunu yazmak elimdeydi ve yazdım. Beğenilme beğenilmeme korkusu olmadan, banane yorumlardan diyerek. Her şeyi bildiğimiz fakat en ufak bile bilgimiz olmadan yaşadığımız bir hayat bu sadece, her şeyin elimizde olup bir anda kaybettiğimiz bir yaşam sadece bu. 60 saniye sonra ne olacağını hala bilemediğimiz, kehanet güçlerine hala naif olamadığımız bir dünyadayız. O zaman ....

O zaman .. Bilemiyorum o zaman ne demeli, ne yapmalı, ne düşünmeli ve istemeli. Birisinin laneti bir başkasının mucizesi ise, bir yerde hayat öteki sokakta ölüm varsa, mutluluk ve keder birer ikiz kardeş gibiyse ?

Hareketsizlik bile bir harekete tepkiyken, insanların senden ne yapman gerektiğini belirten lafları dur durak bilmezken, gönlünü açmaktan, hayallerini paylaşmaktan, düşmüşken bir yardım eli beklemekten ve bla blalar ... 6 milyarda 1 sin ... Yaşa yaşayabildiğin kadar , yaşat yaşatabildiğin kadar. Öldürme ... Mahvetme ... İğneyi de çuvaldızı da kendine batırmak varken, biraz kahramanlık yapabilecek durumdayken, ölüm vermenin kolay yaşam vermenin zor olduğu bu dünyada zoru seçmek varken ... Kolay olanı yapma ...

Ölme, vazgeçme, yoketme, kirletme, ihanet etme, umudunu kaybetme ... Yaşat, mutlu et, faydalı bir şey icat et, kendine güven, karşındakine de güven, başar, inşa et, hayal et ... En kötü ne mi olur ? Bütün söylediklerimi tersine anla, yok et öldür ve bla bla ... Ve bekle bir gün herkesin senin gibi yapmasını ... Bir gün artık herkesin senin gibi olmasını ... En fazla ne kaybedersin ? Ölür ve öldürürsün ... Bununla yaşarsın, zarar vererek mutlu olacaksan, çalarak, kirleterek, korkarak, yok ederek ... Bununla yaşayabileceksen ... Yaşamalısın da .. Başkalarının ölümü senin yaşamınsa yaşamalısın ...

İyilik yaparsan ne kaybedersin ? Çok ? Bırak kaybetmeye devam et ... Başkalarının mutluluğu seni ölüme itiyorsa, yalnız kalıyorsan, anlaşılmıyorsan ... Bırak öyle kal, demek ki dünya senin yerine kötülüğü seçmiş kazanan olarak ... Yapabilecek bişey yok, eğer kötüler vicdan azabı çekiyorsa ... Er ya da geç başlarına geleni hakediyorlarsa ... Bırak iyi kal, kazanan yok bu oyunda... Ama maçın güzel hareketleri var ... Herkes kupayı alanı hatırlar, finalist unutulur derler ya ? Merak etme, finalistleri hatırlayanlar da var ...

Günaydın sana ...

İyi geceler sana ...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bu da mı gol değil ? :)

Bugün hayatın ne derece zor ve ne derece bizleri bezdirmek için çabaladığına bir kere daha şahit oldum. Kontrol edemediğim bir öfke de vardı içimde, can sıkıntısı, çaresizlik ne ararsan vardı. Neyse sonra ispanyol bir arkadaşım saolsun aradı ve muhabbet etmeye başladık, Galatasaray'ın kupa galibiyetini kutladı. Ardından laf lafı açtı ve bana İspanya'da herkesin ders çıkarması gereken bir futbol klübünden bahsetti. Ben de şans eseri türkçe altyazılı halini buldum. Bu videodan çıkarılması gereken şeyleri kimileriniz çok basit kimileriniz ise karmaşık seviyelerde algılayabilir. Ama sanırım herkesin ortak noktada birleşebileceği bir nokta, karşımıza ne kadar zorluklar çıkarsa çıksın hayattan ve yahut yaptığımız işten eğlenebilmek ve kazanma isteğinden vazgeçmemek.. En azından benim görüşürüm bu, saygılar ve iyi seyirler efendim :)










13 Ağustos 2012 Pazartesi

Balkon'da Davul Sefası

Ramazan ayına karşı her zaman bir hassasiyetim olmuştur. Sanırım yetiştiriliş meselesi, Ramazan dedin mi ciddileşir konu benim için. Öyle güzel ramazan hikayelerim de yoktu ha. Hani o büyük sofralar, akraba ziyaretleri, işte sahura kalmalar falan. Yaşamadım onları ben. Benim ramazanlarım yalnız geçer, uzun yıllardır böyledir yani ...

Tabii ramazan deyince de akla davulcu gelir. Genelde son yıllarda onlara karşı bir aşağılama görüyorum, hep bir dalga geçme. Halbuki ne kadar zor bir iştir, empati kurdunuz mu hiç ? Gecenin bir vakti, ailenle sahur yapmak varken sokaklarda davul çalıp, yüzyıllardır süregelen bir geleneği devam ettirmek, belediyelerin, muhtarlıkların ihalelerine girip belli bir nakit para koyup da hak kazanmak, 2 gram bahşiş( ki veren de artık yok ya da onlarına yerine "çalan" çok), peşinden koşan köpeklere, sen sahur yaparken aç aç dolaşıp gecenin içindeki ne kötülük varsa aldırış etmemek, serserisine, gürültü etme be adam diyene, sosyal paylaşım sitelerinde arkandan sövdürenlere ... Tüm bunlara rağmen işini yapmak demek davulcu.

Hep saygıyla yaklaştım onlara, kış geceleri üzülürdüm özellikle. Tekim ya ben, arada termosla çay verirdim, iki dakika sohbet ederlerdi benle. Nasıl mutlu olurdum, sahur vakte konuşcak birileri, yaşım 14 -15 ama kaale alırlardı beni ...

Bu gece yine balkonda takılırken, bahşiş turuna çıkan mahallemizin davulcusu siteye geldi. Hemen koştum içeri bahşişimi hazırladım, bir kaç parça da bişey var mı diye bakındım dolaptan. Her neyse abimiz geldi, "Abi bir bakar mısın ? - Buyur gülüm ? - Abi buyur, helal et hakkını " ... 10 saniye suratıma baktı, belli ki bu yıl daha da azalmış bahşiş veren, bir tebessüm peydah oldu ki ben de zaten eridim gittim. Keşke daha fazla verebilseydim abi dedim. Döndü, Allah razı olsun hayırlı ramazanlar kardeşim dedi. Baktım gidiyor ...

"Gel abi gel, 2 çay içelim üşüdün belki". Bir insan bu lafa mı hasret kalır ? Belki de kalır, bilinmez ... Bizimkisi kalmış ama, çay adetim yoktur aslında ama işte demlerim ramazanda, aile alışkanlığı işte ... Her neyse başladık muhabbete, abinin asıl mesleğine, çoluğuna çocuğuna, kaç yıldır bu işi yaptığına vb. türlü şeyler konuştuk. Ben de anlattım bir şeyler abiye, dinledi, yaşına istinaden öğütler verdi. Sabaha kadar dursak dururduk sanırım. Ama mahallede ev çok belki 2 3 tane daha "gelenekçi" biri çıkar diye yoluna devam etti.

Bana ne mi kaldı bu gece ? Yarım saatlik davul sefası ve ramazan hatıralarımın canlanması sanırım ... Sonra bu şarkıyı hatırladım. Çok şey anlatır oldu, ben anlatmayayım dedim. Buyrun dinleyin, ben anlatmaya devam etmişim sayın ...


11 Ağustos 2012 Cumartesi

Şşşştttt ...



Bütün günün boş, kafa şişiren, iç bunaltan gürültülerinden kurtulmayı iple çektim. Her zaman ki gibi saatler ilerledi ve sabaha karşı oldu, günün en sevdiğim zamanı diyebilirim. Çıt çıkmaz, boşa gürültü olmaz. Sade bir sessizlik vardır. 2 alternatifim oluyor bu anlarda. Ya sadece dinlerim etrafımdaki hayatı ya da biraz yardım alırım birilerinden. Bugün de yine öyle oluyor, kulaklıklarım pozisyonda, playlist hali hazırda ve o zaman 10 ... 9 ...




















10 Ağustos 2012 Cuma

Günün Filmi


Bugünlerde eğer bir filmde Sam Worthington %99 ihtimalle o film izlenmelidir şeklinde diye bir önyargım oluştu. Girdiği bütün karakterlerlere 0 hatayla bürünebilen Sam abimiz, Man On A Ledge ile de beğenimi kazandı. Filmin konusu, görevden çıkarılmış eski bir polis Nick'in Manhattan'da bir otelin penceresine çıkıp intihar etme girişimiyle başlayan aksiyonun bir saniye bile durmadığı bir olaylar zinciri. Elinde hiç bir şeyi kalmamış bir adamın aynı zamanda hiç bir şeyden de korkmadığını izlediğimiz bu filmde, Sam Worthington'a Elizabeth Banks(ohh la la), Jamie Bell ve Edward Burns eşlik ediyor. Yönetmen koltuğunda Hollywood'a yeni ayak basmış Asger Leth var. Senaryosu, oyuncu derinliği, heyecan dolu sahneleri ile, izlemeyenler için Man On A Ledge, günün filmi olmaya hak kazanıyor. İyi seyirler.


                                

Uyku öncesi masallar...

Yalnızlığı neden çok seviyorum diye soruyorum arada kendime. Hayal ettiğim çoğu şey tek başıma yaptığım ya da yapmak istediğim şeyleri kapsıyor. Mesela tek başıma gezmeye severim. Sırt çantam ve müzik çalarım yeter derim. Tabii ki yanımda bir yol arkadaşı olsun isterim arada sırada da gezinin niteliğine göre değişir o.

Tek içerim ben mesela. Masa kurulsun isterim hani ama genelde tek başıma bulunurum o masada. Saatim de belli olmaz, kimsenin keyfini bekleyemem çünkü. Gün de ayarlamam, içmek istiyorsam içerim. Hali hazırda bir viski şişesi bulunmalıdır elimin altında derim. Yine yalnız kaldık sanırım.

Kahvaltı akşam yemeği falan yıllardır hazırlaya hazırlaya ustalaştık bir derecede. Bunları da tek başıma ifa ediyorum sürekli. Yemek yapmayı severim, paylaşmak göstermek de isterim ama ne bileyim yıllardır tek otururum o masaya napalım. 

Yürüyüşe, koşuya, alışverişe, fatura ödemeye, okula, akrabalarıma hep tek giderim, tek kalırım. Eniştemlerde bile odam var onlarla bile çok oturmuyorum diye. 

Arkadaşlarım hayat perspektifi çizmişlerdi bana. Şu ana kadar onların yolundan ilerliyorum gibi duruyor. Yalnız olcaksın demişlerdi, zevk alıcaksın bundan, vazgeçmek istemiceksin diye de eklemişlerdi. Sanırım onları haksız çıkarmıyorum. Çıkarmak da istemiyorum belki. Alıştım böyle. Paylaşamamaya ... Çünkü çıkmadı şöyle bir tane layık. Farklı biri. Klasik türk erkeği bakışında değilim. Renkli gözlü sarışın olsun falan. Ben adonis miyim ki bir tane victoria's secret talebinde bulunayım.

Sanırım yalnızlığımı bitirecek kişi gelene kadar bu rutin devam edicek. Bol jazz lı bol blues lu country li indie li rock lı folk lu classic li, bol sinemalı, burton lı spielberg li kubric li ... İdare ediyorum bunlarla şu anlık. 

Heh bir de arada provasını yapıyorum, başarılı olayım diye ... "Milady... Oh heavenly blessed beauty, whose inner beauty is simply divine and everlasting, I would love to be your knight in shining armor."



8 Ağustos 2012 Çarşamba

Tehlikenin Farkında mısınız ? = Hava Akımı Düşmanı Teyze

Uzun süredir bu teyzeyi yazmak istiyordum fakat bir türlü fırsat bulamıyordum bugüne kısmetmiş. Malum havalar sıcak, her ne kadar istemesek de İstanbul'da mecburcu otobüslere binmek zorunda kalıyoruz. Ama bu mecburiyetin bizim için çileye dönüşeceğini içten içe de biliyoruz. Deodorant ihtiyacı olanlar mı, ağızlarına şöyle bir first duo falan atılması gerekenler mi, şöförün sürekli arkaya ilerleyelim demesine rağmen istifini bozmayan şahıslar falan ama benim favorim, hava akımı düşmanı teyze'dir ve hiç değişmez. Emareleri de vardır, ona göre hareket edebilirsiniz. En azından etrafından uzaklaşmak bile yeterli olabilir. Çünkü eğer teyze yanınıza gelmişse her şey için çok geç kalmışsınızdır. Peki bu teyze nedir, napar ? Bu teyzenin ilk olarak terimolojiye 1955'lerde girdiği varsayılıyor. Uzun otobüs yolculuklarında klima ve cam açma olayına karşı başvurduğu epik direniş sonucu tüm yolcuların kulak sağır eden homurdanmalarına ve hatta kimilerinin bunun ötesine geçerek TDK'yı bile kıskandıracak orjinal şiddet ifadelerine sebep olmuştur. Hava akımı onun düşmanıdır. Özellikle sıcak yaz aylarında toplu taşımaları kullanır ki bereketli bir av olsun. Amacı otobüsün en kalabalık anını yakalayıp camı ya da klimayı kapattırmaktır. Hepiniz biliyorsunuz bu teyzeyi, binlerce şubesi var Türkiye'nin dört bir yanında. tekniği basittir, camın ya da tavandaki aralığın olduğu noktaya gelir ve " Ay evladım sırtım dondu şunu kapatabilir misin ? ya da kapatsana ! " şeklinde cümlesini kurar ve bombanın pimini çeker. Gerisi tahmin edebileceğiniz gibi o cam mecbur kapanır eğer kapanmazsa en az 15 dk o teyze ile ağız dalaşına girmek zorunda kalırsınız ki o zaman aralığında kendi davasını koruyan 1-2 teyze daha çıkar ve bir anda kumpasa girmiş olursunuz. İşte o yüzden bu savaşa girmeyin, uzaklaşın kaçın canınızı kurtarın. Özellikle ramazan ayında 500 t ile yolculuk yapıyorsanız ve 4 Levent'ten binip maltepe'de iniceksiniz tekrar düşünün, kendinize yazık edersiniz. 

(Yakın zamanda bir grup yolcuyu çığrından çıkartmasının ardından kutlama ritüelini yaparken yakalanmış bir Hava Akımı Düşmanı Teyze )

Kaptan'ın Seyir Defteri Gün : Aylardan olmuş çarşamba ...

Bu aralar garip hisseder oldum kendimi. Hani böyle biraz vurdumduymaz mı desem gamsız mı desem bilemedim. Bişeyler kaybolmuş ama çözemiyorum, elime kağıt kalem verseler belki çizerim robot resmini bişeylerin. Yardımcı olur belki birilerine de çözerler diye umut ediyorum.

Sırt çantam paslanmış gibi geliyor, sanki inildiyor. Biliyorum evet o canlı değil inildeyemez. Abartmışsam ne olur ki ? Size ne çantam canlıysa değil ise ? Sizden daha çok şey paylaştım onunla, öleceğim güne kadar anlatacağım hikayelerin içinde sizden daha çok adı geçer onun eminim.

Bir ara mutluydum ben de siz insanlar gibi. Gündüzüm ve gecem birdi. Huzur vardı içimde etrafımdaki yüksek sesli club müzikleri ve sığ hayatların yansımalarına rağmen. Alkol ve ya sigara bile hayatımın değişmez objesiydi. Paylaşırdım, paylaşırdık. Bunun ardından beni görürseniz " 1 dal sigaranı alalım" olayına girmeyin sanırım sigarayı bırakıcam elinizde patlar bu anektod.

Bir aralar hayat bulmuştum, arınmıştım tüm hayallerden ve ümitlerden. Elimdeki gerçek hayallerden güzeldi, istesem de kuramazdım öyle bir hayal eminim. Her şey elimdeydi, boş ümitlere yer yoktu. Ama bir gün yine teyp başa döndü ...

How i met your mother ile paralel geçen hayatım son yıllardaki espri malzemesi olması potansiyelini gittikçe arttırır oldu. Artık dizinin yeni bölümünü tedirginlik ile bekler oldum. Ted'in evlenecek olması içimi rahatlatırken, özellikle Robin ile olan senarist şerefsizlerin kara mizahına alet olan gönül ilişkisi benim de hayatıma darmadağan ediyordu. Neyse ki sezon bitti de biraz kurtulur olduk.

Bazen çok müzik paylaştığımı düşünüyorum. Düşünüyorum ama vazgeçmiyorum. Halkın yararına bir iş yaptığımı düşünüyorum. Gıda dağıtıyorum ben, hepsini ben mi buluyorum ? Kara kaplı kutuların ürünü mü ? Hayır tabii ki, ben kredi istemiyorum ki zaten demenize gerek yok yani " vay erdem harikasın ya " falan gibilerine ihtiyacım yok. Karnım tok ayağı da değil bu sadece gerek yok diyorum yani.

Bir dostumun kalbini kırdım geçenlerde. Tek yaptığım kendim olmaktı. Yani bu yeni halimi kastediyorum. Hiç beklememiş benden böyle bişey. Zor kurtardım arkadaşlığı. Haklıydı sebeplerinde, eski erdem'i arıyordu gözleri. Neden böyle oldu anlamadım halbuki realisttim ben sadece. Herkesin olmamı istediği bu değil miydi ? Sanırım emeklilik duyurusunu yapmak lazım, daha fazla insanı üzmek istemem. Jübilem yakında duyurulur, son kahramanlıklarımı kaçırmayın. Biraz uğraşsanız kurşun da yerim yani merak etmeyin.

"Derler" derler. Aynen öyle. İnsanlar hep bir şeyler diyor. Nasıl başarıyorlar akıl ermiyor boşuna uğraşmayın, kafanızı dinlemek için dağlara, deniz kıyıların da kaçmak çözüm değil onlar muhakkak bir şeyler diyor.  Hiç kimsenin kelimeleri ve ya imaları sizin hayatınızı çizemez. Dinlemeyin demiyorum ama etkilenmeyin. Vazgeçmeyin bir şeylerden, geri adım atmayın ... Yapın ve katlanın. Kucaklayın kaderinizi ve kararlarınızı. Siz, kendiniz olmaktan korkmayın. Kendiniz olun ve adım atın, takla atın, koşun bir şeyler yapın. Ama siz yapın. Ben mi napıyorum ? Ben How i met your mother ın senaristlerinden cevap bekliyorum, e sonuçta gelecek programlarımı onlar ayarlıyor bir nevi. Ama dediklerimi unutmayın ben istisnayım sadece konudan dağılmayın yani.

Sosyal ağlardan vatan millet kurtaranlara, reelde aktif olmalarını diliyorum. Ülke olarak nerede temsil ediliyorsak, o kişiye bir kulp bulanı, çamur atanı ya da geriye ne mal hareket kaldıysa onu yapanı direk boeing 737 lerin önüne atıyorum. Emeğe saygı lafını o gelişmekten özürlü beyinlerine kazımalarını tavsiye ediyorum. Öfke krizlerine girip sosyal medya da triplerde olanlara, klavyelerini geçici süre iptal edip bizlere de acımalarını öneriyorum. Gündeme dair bunları not düşüyorum.

Valla aklınızdan ne geçer bilmiyorum, geçse de bu konuda takmıyorum. O yüzden kısacası jazz dinleyen, blues dinleyen insanlara saygı duyuyorum. Müzik(belli seviyedeki türleri) dinleyene saygı duyuyorum daha da açalım hadi. Efendi gibi Sinatra modunda olanlara hayran oluyorum. Film ile teknoloji ile spor ile politika, siyaset, bilmem ne bunlarla ilgili olan insan 1-0 önde başlıyor. Karı-kız ayağına, erkek arkadaşınız ile olan problemlerinize, hangi ojenin kaç renk olduğuna ya da sırf bir kız için maymunlukla ilişkili olan hal ve hareketlere tahammül etmiyorum, iplemiyorum. Hani gelin ciddi bişey anlatın dinleyeyim, mortgage anlatan adam vardı geçen, 43 yaşında 1 saat anlattı, çıtım çıkmadı. Ama gelip de bana şu kızı nasıl ayarlarım modunda yardım beklemeyin, profil resminize like da attırmayın. Konusu açılmışken o anormal derecede like sayısına bel bağlayıp kendini bişey zannedenler için de ajdar la nihat doğan la falan kurulması düşülen amatör kümeye aktarımlarını bekliyorum.

Çok şey dedim bugün sanırım. Ee ne de olsa aylardan çarşamba ... 




6 Ağustos 2012 Pazartesi

Süperkahramancılık


Uzun zamandır aramızda olan bir meslek grubu bu aslında. Hani o çizgi romanlardaki ya da filmdeki tarzda bir çok süper kahraman dolaşıyor her gün aramızda. Bazen kendimiz de oluyoruz bunlardan birisi  Düşünüyorum nasıl can alıcı bir şeyler söylesem de sizlerin başları böyle bir yukarı bir aşağıya sallansa ve beni anlasanız ... Sanırım pek bir şey dememe gerek yok, hayatınızda yaptığınız sizin ve size yapılan şeyleri düşünün, açmama gerek yok sanırım "yaptığınız ve yapılan" derken. Evet sanırım bir şeyler geldi aklınıza.tıkla bakalım buna şimdi ;) Evet, işte bunların hepsi süper kahraman emareleri. Evet hiç birinin pelerini, ölümsüzlük gücü, uçabilme, ışınlanma gibi güçleri yok ama bunların hepsine yakın güçleri var bence. Mesela anneler, onların o güzel saçları bir pelerin olamaz mı ? Bizi her şeyden korumazlar mı aç kaldığımızda aceleyle beşiğimizin yanına gelirken saçları dalgalanmaz mı havada ?  dostlar mesela, unutulmazlar demi ? hani en ufak şeyleri bile hatırlarız onlarla yaptığımız, bakkaldan çaldığımız misketler, ilk kavgamız, düğündeki yüzün taşıyıcısı, asker ocağı vb. Dostlar da ölümsüz değil midir aslında ? Çok süper kahraman var aramızda çok. Kıymetlerini bilmek lazım. Onlar yaptıkları için bir kredi aramıyorlar. Her gün kötülükle savaşıyorlar, bizi koruyorlar ya da ayakta tutuyorlar. Yanımızda olmalarına gerek kalmadan hem de bazen. Nasıl filmlerde örümcek adam, superman falan gibi karakterlere bir imreniş ile bakarız ... Bakmayın işte gerek yok, sizin hayatınızda bir çok süper kahraman var ve siz de onlardan birisiniz başkası için. Türleri tükenmenin eşiğinde fakat ... Kıymet bilmemek onları da yoruyor maalesef. Yoruldukları için de eskisi gibi gözümüze görünemiyorlar. Hayata küsüyorlar, siz de küsüyorsunuz. Aslında ne büyük bir gücü içinde barındırdığını unutuyorsun be süper kahraman. Devam et bu mesleğe, evet biliyorum maaşı falan iyi değil, sigortası da yok, bazen can güvenliğini de atıyorsun tehlikelere ... Aslında bakarsan niye yaptığının mantıklı açıklaması yok çoğuna göre. Ama belki de mantığın yeri yoktur süper kahramanların gönlünde, onlar bunun için doğmuyorlar mı zaten ? O zaman ? 


"Once more into the fray
 Into the last good fight I’ll ever know
 Live and die on this day
 Live and die on this day ..."






Benden nefret ettiğini biliyorum ...

Türk insanıyız kanımız doğamız varımız yoğumuz mayamız hamuruz börtümüz kuşumuz papağanımız vb. konuşmayı biz çok severiz. Hele yolculuklarla, dükkanlarda, alışverişlerde ve telefonlarda. Öyle böyle değil, otobüste biri yanımıza otursun tamam başlarız "ee yolculuk nereye ?, yaş kaç ?, okuyor muyuz ?, " ya da misal berberde " ee bilader üniversite okuyor muyuz ?, dünkü maçı izledin mi?, ee anlat bakalım biraz hocam bişeyler" gibi ifadelerimiz meşhurdur. Heh işte sizin en büyük düşmanınız benim. Ben konuşmuyorum sizinle. Vallahi bak. Hakkaten konuşmuyorum. Hani bir yerlerden adımı falan duyun da sonra otobüste yanımda mal gibi kalmayın diye bunu yazıyorum şimdi. Yıllardır konuşmuyorum kimseyle otobüs yolculuklarında, samimiyetsiz geliyor. Hocam ben seni bir daha ne zaman görücem ki sana gelecek planlarımı ya da haftasonu naptığımı anlatayım. Niye böyle bir beklentin var ? Yol arkadaşı diye bir kavram sadece yan yana koltuklarda giden yolcuların arasındaki buzlar erisin diye konmuştur bu kadar basit. Yol arkadaşı asker arkadaşı, lise arkadaşı, oda arkadaşı, ev arkadaşı gibi kavramlar ile eşdeğer değildir bunu anlayalım lütfen. Sonra Bursa-İstanbul hattı boyunca canın sıkılıyor ben konuşmuyorum seninle diye tripler atıyorsun ben de üzülüyorum sana ama ne yaparsan yap yine konuşmam. Beni bir daha görmeyecek olduğun için de sana koymasın bu. Hani yol arkadaşın benim gibi çıkabilir bu da sana koyabilir hesabı. Lütfen yani. Gelelim berbere. Abi zaten berber ortamı gergin ortam sürekli bir aynaya bakıyorsun ve kafanın dibinde bir abi işini icra ediyor. Adamla gayri ihtiyari göz temasından kaçınıyorsun, ulan enseler nasıl oldu acaba diye bakıyorsun hop bu sefer de kalfa çıkıyor. Hocam da işini öğrenmek için bakıyor tabii nasıl kesiliyor falan diye ama o göz temasları geriyor hakkaten. Bi de muhabbet açmak için çabalar harcanıyor, bildiğin birer cümlelik konuşmalar geçiyor. Soru cevap gibi yahu. Hatta Evet-Hayır yarışmasına dönüyor bir noktadan sonra. E konuşacak bişey kalmıyor ki en iyisi zorlamamak lazım. Biliyorum sen de benden nefret ediyorsun, "mahkeme suratlı bir müşteri geldi bugün bir kelime konuşmadı adam yahu" diyorsun yancılarına ya da patrona. De hocam sen de de. Esnafların ve otobüs yolculuklarının belalı adamıyım ben, konuşmam sizinle, bak otobüste çözüm basit kulaklık+müzik tamam hadi selametle. Berber için bulucam bir çözüm, sanırım ilk güneş gözlüğü ile başlıcam sonrası da gelir. Heh şimdi ben bunu yazdım ya, ulan manyak mısın sen diyenler için şu şarkıyı dinleyelim diyorum.


5 Ağustos 2012 Pazar

Günün Filmi



Hazır dışarda yağmur yağmıyor ve ben sıcaktan pişiyorken hiç vakit kaybetmeden "günün filmi"ni gece baskısı olarak yapayım dedim. Klasiğe yakın bir Mel Gibson filmi karşımızda, aksiyon bol, komedi bol ve tabii ki esas kız. Get The Gringo profesyonel bir suçlunun Meksika'nın "ateş"li atmosferindeki hareketli ve komik macerasını anlatıyor.  Filmde Peter Stormare, Bob Gunton, Dean Norris gibi tanıdık simalarda var. Uzun zaman sonra bir aksiyon filminde bu kadar güldüğümü de hatırlamıyorum açıkcası. Aksiyon, komedi, aşk ve Meksika. Get The Gringo ... Afiyet olsun efendim.


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Günün Filmi


Bugünün filmi başrollerinde Cate Blanchett, Eric Bana ve Saoirse Ronan'ın oynadığı Hanna. Film çoğu derin devlet + CIA + ajan filmleriyle ortak noktalara sahip olmakla beraber başrol oyuncumuz Hanna'nın sadece 14 yaşında olmasından dolayı farklı psikolojik konulara da yer ediniyor. Hanna eski bir CIA ajanı babası tarafından Finlandiya'dan kimsenin yerini dahi bilmediği bir yerde tüm dünyadan izole şekilde büyütülür. Yakın ve uzak doğu dövüş sporları, atıcılık, avcılık, bir çok dünya dilini konuşma gibi konularda eğitim gördükten sonra kendisini hazır hisseder ve macera başlar. Aslında film bana göre bazı yerlerde eksikliklere sahip ama bunları belirtirsem de spoiler olacağı için yorumu sizlere bırakıyorum. Yine de Hanna ilginç konusu, aksiyon sahneleri ve Chemical Brothers'dan  güzel film müzikleri  ile günün filmi olmaya hak kazanıyor. İyi seyirler :) 


Filmden bir kaç soundtrack  eklersem fena olmaz sanırım





3 Ağustos 2012 Cuma

Bunları Biliyor muydunuz ? :)


Breathe Owl Breathe - Notice




Soltero - Bleeding Hearts





Frightened Rabbit - Nothing Like You






Crooked fingers - Heavy Hours





Andrew Bird - A Nervous Tic Motion





Rilo Kiley - 85




Eric Mckeown - Slung-lo

Günün Filmi


The Rounders gerek oyuncu kadrosu gerek ise konusu ile çok dikkat çekici bir film olmaktan kendini alamamıştı. John için bişey dememize gerek yoktu fakat o dönemin yeni parlayan yıldızları matt ve edward the rounders ile kariyerlerini daha da sağlamlaştırdı. The Rounders'ın günün filmi olmasının sebebi son günlerde çevremde "risk" ve "hayat bir kumardan" ibaret söylemlerinin sıklıkla artıyor olması. O yüzden belki Matt bu konuda yardımcı olabilir diye düşündüm. Filmimiz yeraltı poker dünyası ile ilgili. Mike (Matt Demon) iyi bir poker oyuncusudur fakat her şeyi hesap ederken eski ortağı Worm (Edward Norton) un hapisten çıkıp tekrar yanına geleceğini düşünmemektedir. Her ne oluyorsa zaten Worm'un tekrardan "gecelere akalım" vari tavırlarından kaynaklanacaktır. Herhalde başka bişey dememe gerek yok, iyi seyirler dilerim. Ah bu arada nerdeyse unutuyordum " Listen, here's the thing. If you can't spot the sucker in the first half hour at the table, then you ARE the sucker. " - Tamam şimdi iyi dinle. Eğer masadaki kazı ilk yarım saatte bulamamışsan, masadaki kaz sensindir.





2 Ağustos 2012 Perşembe

Murphy' e kulak vermeli ...

Hepimiz murphy kanunları(yasaları) nı duymuşuzdur. Bu adam kimdir bu yasaları ya da kanunları nereden sağlamıştır, neden bu kadar emindir falan diye çok sorulmaz fakat. Maksat "Murphy kanunu abi" demek sanırım. Her neyse ben aralarında hayatımda hiç sekmeden gerçekleşenlerini alta sıralamak istiyorum belki sizin hayatlarınız ile paralellik gösterir.
  • Bozuk bir alet tamire geldiğinde çalışır. 
  • Bir şeyin yanlış gitme olasılığı varsa, yanlış gider. 
  • Hiyerarşide kişiler yeteneksizlikleri ölçüsünde yükselir ve orada kalırlar. 
  • Herkesin zengin olmak için yürümeyen bir planı vardır. 
  • Hiçbir iyilik cezasız kalmaz. 
  • Üniversite hocaları başkalarının sorunlarına en liberal, üniversitenin sorunlarına ise en muhazafakar çözümleri getiren kişilerdir. 
  • Radyoyu ne zaman açarsanız açın, en sevdiğiniz şarkının son melodilerini duyarsınız. 
  • Vücut banyoya girmeden, telefon çalmaz. 
  • Birine bir iyilik yaparsanız, o iyilik göreviniz haline gelir. 
  • Beklenmedik bir anda ele geçen boş vakit, mutlaka boşa harcanır. 
  • Asla, asla deme! 
  • Aşık olduğun kişi hep başkasına aşıktır.Zaten sen de hiçbir zaman sana aşık olan kişiye aşık olmazsın. 
  • Şans en şanssız zamanda kapıyı çalar. 
  • Önünüzde bulunan araç sizden yavaş gider. 
  • Yemeğe oturduğunuz zaman izlediğiniz TV programı reklama girer. 
  • Sigara dumanı içmeyene doğru ilerler. 
  • Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar. 
  • Sizi izleyenlerin sayısı yaptığınız işin saçmalığı ile doğru orantılıdır. 
  • Bir şeyin istenme olasılığı ile gerçekleşme olasılığı ters orantılıdır. 


O zaman yine de Don't worry be happy gelsin murphy'nin hayatın acı gerçekleri hakkındaki kurallarına rağmen ;)

Günün Filmi



Çok nadiren bir filmi kaçırdığım zaman hayıflanırım ve Mr. Nobody bunlardan biri oldu. Nasıl oldu bilemiyorum ama bu güzel film bir anlık gafletimden neden olsa radarıma girmemişti ta ki düne kadar. Film bilim kurgu temalı bunu baştan söylemek gerekiyor. Filmimize 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü, 117 yaşındaki Nemo ile başlıyoruz. Ana tema, hayatımızda verdiğimiz en ufak kararların bile bir kelebek etkisi ile nelere sonuç doğurabileceği. Yaptığımız seçimlerin bizi nereye götüreceği. Jared Leto'nun da harika oyunculuğu ile film gerçekten beni etkiledi. Neyse sözü fazla uzatmıyorum ve bugünün filmi olarak sizlere Mr.Nobody diyorum, iyi seyirler ;)


Rock'n Roll List Vol II ;)


Rumble - Link Wray








Pipeline - The Chantays 




Daytripper - Beatles






Purple Haze - Jimi Hendrix 








Oh Well - Fleetwood Mac 






Communication Breakdown - Led Zeppelin 








Layla - Derek and the Dominos 

1 Ağustos 2012 Çarşamba

"Neler kaybedeceğim" derken kaybedilenler ...

Her zaman sımsıkı sarılırız elimizdekilere ... Çoğu zaman daha fazla kaybetmekten korkarız o yüzden yerimizde sayarız. Göze alamayız bazı şeyleri, daha çok üzülmekten, rezil olmaktan ya da ne bileyim fazlasından korkarız. Ya da tembellikten de kaynaklanır bu, bilmiyorum öyle ya da böyle bi şekilde kendimizi bişeyler başarmaktan ya da yapmaktan alıkoyarız. Emin bile olsak soru işaretleri sokarız aklımıza ... Korkarız işte ... Sonra da buna pişman oluruz ki sorma nasıl bir pişmanlık ... Muhafazakar olduğumuzu kabul etmeyiz, elimizdekilere karşı körü körüne olan yaklaşımımızın aslında bizi muhafazakar kıldığını farkedemeyiz ... Havuza girmeyip yüzmekten korkanlar vardır mesela neler var ya aramızda, her fırsatta gezmek isteyip de yola tek çıkamayan insanlarız bizler, filmlerde dizilerde kendimize hayatlar kurup gerçeğinde ise odadan çıkmayan insanlar ... O lisedeki kıza asla yakınlaşıp konuşamamış insanlar aramızda yürür her gün sokakta ya da patronuna baş kaldırıp o zammı isteyemeyen insanlar ... Çaresizlik der kimi, kimi korku, kimi elindeki imkan yetersizliği der ... Varın siz cesur olun yeniliklere açık olun yeni adımlar atın, ne kaybedersiniz ? Hayatı bir kumar olarak görmüyorum ama bir şeyi denemeden de korkmanın anlamsız olduğunu söylüyorum sadece ... Korkmayın yeterli olucak zaten ...