12 Eylül 2012 Çarşamba

İşin ucunda ...





Zar zor atabildim kendimi evin içerisine. Nasıl da terlemişim şaka maka, niye yorulduysam ? Allah Allah, ilginç ya. Bu aralar nedense yoruyor buralar beni, geriyor etrafımdaki şeyler. Sanırım... Sanırım sebebini biliyorum...

Çünkü yapamıyorum onu anladım.Yani sizler gibi olamadığımı farkettim, alışamadım gitti işte. Belki de tam tersi, siz bana alışamadınız. Çoğu şeye de yabancı kaldığımı farkettim. Yapamıyorum yani olmuyor. Unutmuşuz işte eskisi gibi olamıyor.

Hani derler ya "bizden geçmiş", aynen öyle benden geçmiş buralar, ben buraları, buradakileri unutmuşum. Napacağımı şaşırır olmuşum artık.

Ben sizlerle yapamıyor olmuşum.

Hayat çok karmakarışık burada, insanlar çok bilinmeyenlerle dolu. Hayatım basitti daha önce, ben ona alışmışım. Uğraşamıyorum artık insanlarla, orada ... Orada ise farklıydı yani ne bileyim, daha kolaydı her şey.

Bugün anladım ben yapamıyorum, olmuyor. Düşünüyordum da uzun zamandır, burada yeni bir başlangıç yapabilmenin umuduyla, yeni adımlar atarak, yeni şeyler hissederek yaşamanın hayalleri geçiyordu aklımda. Ama bugün anladım ben çok geride kalmışım.

"Bu iş için çok yaşlıyım." Aynen öyle, ben bu işler için çok yaşlıyım.

Buralar bana göre değil, bu işler de aynı zamanda, en güzel yol buralardan gitmek de tıpkı geçen sefer yaptığım gibi, sırt çantam yeter bana.

Bir paket sigara, bir şişe viski ve sonsuza kadar jazz, blues, indie... Kulağa çok hoş geliyor.

Bir zamanlar oradaydım, tekrar oraya gitmenin vakti geldi. Sadece biraz beklemem gerekiyor. Beklerim de ... Sonuçta işin ucunda bu muhteşem üçlü var ve tabii ki, buralardan yine gitmek var...


10 Eylül 2012 Pazartesi

Hayat denilen test




Öyle bir an geliyor ki bazen, insan şüphe ediyor her şeyden. Yaptıklarının sonucundan ... Neden yapıyorum diye soruyor kendisine ve alacağı cevapta korkuyor, daha doğrusu alamayacağı...

Hayatı hayat yapan da bu sanırım. Hiç bir zaman bir şeyden emin olamamak, her zaman olasılıkları hesaplayarak vakit geçirmek. Verdiğin emek, fedakarlık ... Sarfettiğin hırs ... Tükettiğin güç ... Yeterli olmayabiliyor.

Bir de insanların parmaklarını sana doğrultup, yapamazsın, beceremezsin, ne kadar uğraşırsan uğraş demeleri ... Evet onlar da tuz-biber oluyor sanırım.

Belki de değişmeyecek şey değişimin kendisi ile beraber insanların bizlere neyi yapıp yapamayacağımızı söyleyecek olmalarıdır. Her zaman öyle birisi varolucaktır hayatımızda. Peki ne yapmalıyız ? Onu dinlemeli mi ? Ya da kulak asmamalı mı ? Kulak asmasan da nereye kadar dediğini duyuyorum, haklısınız. Bir nokta geliyor ki insan dayanamıyor, bırakmak istiyor sürdürdüğü savaşı.

Verdiğimiz savaşların bizden hep bir şeyler alıp götürdüğünü farketmemek neredeyse imkansız.

Pes etme demek de olmuyor. Yere düşmenin tek sebebi ayağa kalkabilmektir demek de çare olmuyor.

İnsanların umutlarını kim aldı götürdü ? Kim bu kadar hayattan kopardı insanları ? Çünkü bana göre hayat demek yani yaşamak, mücadele etmek demek. Mücadeleyi bırakmamak demek... Mücadele biterse hayat da bitmiş değil midir zaten ? Bir şeylerin peşinde koşmadıktan sonra, inanmadıktan sonra, önümüzdeki tüm engellere rağmen her gün o engelin arkasındaki şeyin hayaliyle yaşamadıktan sonra ...

Ne kadar yaşamış olabilir ki bir insan ?

Hayatın toz pembe olmadığını, her istediğimizin olmadığını, karşılıksız aşkların, adaletsiz insanların, vefasız dostların, doğuştan gelen sakatlıkların ve benzeri şeylerin varlığıyla çevrili bir hayat ... Bir parkura benziyor sanki.

Çoğu zaman da bunu geç anlıyoruz. Elimizdeki her şey gittikten sonra pişman oluyoruz, mücadele etmediğimiz için.

Mücadele etmekten vazgeçemeyenlerden olmanız dileğiyle ...



3 Eylül 2012 Pazartesi

Bir şehir, bir adam, birçok hikaye ...



Bir şehir de ne kadar az ve bir o kadar uzun sokak varsa hikayeleri bitmez gibime gelir. Sanki o uzun koridor, yıllardır oradan geçen insanların hikayelerinden kalıtlar saklar ve bir ritüel gibi yenilerini edinir. Yurtdışının en güzel tarafı sürekli mobil olmak ve yeni yerlere gidebilmekken, ben de bir sürü hikaye dinledim kendimce şehirlerin o uzun sokaklarından.
Karşımda ünlü Tuna Nehri, hani Osmanlı Tarihi'nde sıkça duyduğumuz o meşhur nehir. Sessiz bir şehir var karşımda, bugün nedense tenha ortalık, saat de çok geç değil ha. Ama nedense bugün şehir sessiz ve sakin. Belki de benim yüzümden. Bugün içinde bulunduğum düşünceler yordu belki de güzelim Buda'yı ve Peşt'i. Tramvay da geçmedi 10 dakikadır, bir sigara daha mı yakmalı acaba ? Parlamento'nun ışıkları da çok çaldı gözümü, biraz daha izlemeli şu güzelim şehri.

Kusura bakma Budapeşte, bugün çok yordum seni. Çok düşündüm, çok hatırladım, çok unuttum sokaklarından geçerken, seni yağmura tuttum hatta belki de o yüzden yağmur yağmadı bugün, ihtiyaç duymadın ? "Nerden geldim buraya ? Niye tek değilim ? Niye tekmiş gibi hissediyorum ? Param da bitti biliyor musun bakalım nolucak acaba. Niye olmuyor ? Hazır buradayız, dünyanın belki de en güzel şehrinde olmayacaksa nerde olucak? Yol boyu konuşmadı nerdeyse" Her neyse ben bir sigara daha yakıyorum. Umarım o güzelim sarı sarı tramvayın hemen gelmez de sigaram heba olmaz. Ah az daha unutuyordum. " Hazırım, gidebiliriz."